Dr. Ahmet Polat
İslâm ve Kadın
Gündemdeki yerini koruyan, neredeyse her gün sosyal medyada, ulusal basında veyahut da haberlerde karşımıza çıkan bir konu vardır: Kadın Hakları.
Her şeyden evvel kadın; anne, bir yastığı paylaştığımız eş, yaşlanıp ele ayağa düştüğümüz ve özel ilgi beklediğimiz zor günlerimizde evine sığındığımız, şefkatine ve ilgisine muhtaç olduğumuz kızlarımızdır.
İslâm’ın kadına verdiği değeri ana hatlarıyla işlemeye çalışacağız. Ancak daha iyi anlaşılması bakımından konuyu üç başlık altında ele alacağız.
İslâm Öncesi: Son semavi dinin kadınlara tanıdığı hakların objektif kriterlerle değerlendirmek için Hz. Peygamber’in nübüvvetinden önceki durumun kabaca fotoğrafının çekilmesi elzemdir.
Dünya genelinde, farklı milletlerin kadına bakış açısını özetlediğimizde, kadın; bir eşya gibi alınıp satılan, kocası -ölümünden sonra- (hanımının) yakılmasını istediği takdirde talebin yerine getirilmesinde söz hakkı bulunmayan, sosyal haklardan mahrum edilen, evlenme çağında kocasını seçemeyen, doğduğunda babası tarafından kabul edilmediği takdirde umumi yerlere bırakılarak ölüme terkedilen, yaratılıştan itibaren kıyamete kadar lanetli, erkek için yaratılmış, fuhuş ve zinanın yaygınlaşmasında rolünün büyüklüğü nedeniyle şeytanla eşdeğer görülen ve de Hz. Adem’i cennetten kovduran bir nesne olarak görülüyordu.
İki istisna dışında yukarıdaki vaziyet dünyanın genel haliydi: Bunlardan biri Asurlulardır ki, mirastan pay alma, şahitlik ve akitleri icra etme gibi bazı durumlarda kadınlarla erkeklere eşit surette hak tanımıştır. Diğer istisna ise Spartalılardır ki, erkeklerin sürekli savaş halinde bulunmaları ve meydana gelen boşluk nedeniyle sosyal hayatta (zarureten) çok önemli haklar tanımışlardır.
Araplar ise hür/seçkin ve bedevi/cariye şeklinde kadını iki kısma ayırmıştır. Hz. Hatice annemiz gibi hür/seçkin kategorisinde olanlar, toplum tarafından büyük saygı ve hürmet görürdü. Ne var ki, bu ikili taksimat, Arapların ataerkil karakterini değiştirmezdi. Erkek, tartışmasız evin reisiydi, nikâh dini bir mahiyet taşımazdı. Bu meyanda şunu da ilave etmek gerekir ki, hür/seçkin kadınlar, bedevi/cariye kadınlarla aynı muameleyi görmez, onlara saygı duyulurdu.
Erkek çocuğu doğurmadan ölen bir kadın için taziye edilmez, cinayet işlediğinde ise ödemesi gereken diyeti, kocası değil de mensup olduğu kabilesi/ailesi öderdi. Kız çocuğu onlar için utanç kabul edilir, onların öldürülmesiyle bu utançtan kurtulduklarına inanılırdı. Bununla beraber, “Melekler, Allah’ın kızlarıdır” düşüncesiyle kızlarını kurban ederek, onların meleklere katılması yönünde bir inanış da hâkimdi.
Önümüzdeki hafta konuyu tamamlayacağız inşallah.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.