Ekrem Özdemir
Türkiye’ye İlk Tütün İdhâli
Bu hafta size birçok insanımızın ölümüne ve erken yaşlanmasına sebep olan tütünün Türkiye’ye ilk gelişi hakkında bilgi vereceğim.
Tarihçi Peçevi İbrahim Efendi*, “Dühân-ı bedbûy” diye “Pis kokulu” olarak tabir edip gösterdiği ve aleyhinde bulunduğu tütünün ilk defa olarak 1601 tarihinde İngiliz keferesi tarafından “Bazı emraz-ı ratba şifa olmak namına” bazı hastalıklara şifa olmak namına ilaç gibi idhâl edilmiş olduğundan bahsetmesine rağmen genellikle tütünün Osmanlı topraklarına giriş tarihi 1605 ve 1606 tarihleri esas kabul edilir.
Belki de 1605 senesi tütünlerin idhâline ve 1606 senesi de kullanılmasına başlangıç kabul edilebilir. Afyon, şarap, kahve ile beraber “Alem-i safâ” nın Safâ alemninin vazgeçilmesi olan “Anâsır-ı erbaa” dörtlü unsur olarak tamamlanmış olmaktadır.
Anâsır-ı erbaa’dan olan kahvenin İstanbul’da içilmeye başlaması 1554 senesine yani Kanuni Sultan Süleyman dönemine tesadüf eder. Bu tarihten itibaren kahvehaneler açılarak genel bir rağbetle karşılanmaya başlanmıştır. Kahveyi İstanbul’a Halepli “Hakem” ve Şamlı “Şems” isminde iki Arap kahvecinin getirmiş olduğu rivayet edilir. İlk olarak İstanbul’a Şamlı Şems gelmiş ve daha sonra da Halepli Hakem gelmiş bu iki Arap kahveci bu gün dahi Tahtakale diye tabir edilen İstanbul’un Tahtakale semtinde birer kahvehane açmışlardır. Gittikçe İstanbul’un her semtine yayılmış olan bu kahvehaneler okur yazar takımının toplandığı ve çeşitli konuşma ve tartışmaların da yapıldığı yerler olarak zikredilmektedir. Bunun yanı sıra tavla ve satranç oynayanlarında olduğu rivayet edilmektedir.
Bu ilk İstanbul kahvehanelerini tarihçi Peçevi İbrahim Efendi “Târih-i Peçevi” de şöyle anlatır:
“…..böyle bir eğlenecek ve gönül dinlenecek yer olmaz diyü dolup oturacak ve duracak bir yer bulunmaz oldu ve bilcümle ol kadar şöhret buldu ki ashâb-ı manâsıbdan (memuriyet sahibi olanlar) gayri kibar bî-ihtiyar (yaşça büyük ihtiyarlar) gelür oldular” der.
“Kahve” kelimesi Arap dilinde esasen “şarap” demektir. Kelimenin iş bu manasından dolayı gittikçe ulema sınıfı arasında dedikodular başlamıştır. Yine Peçevi İbrahim Efendi bu meseleyi de şöyle anlatır:
“İmamlar, müezzinler ve zerrak sofular (ikiyüzlü sofular):
Halk kahvehaneye müptela oldu, mescitlere kimseler gelmez oldu dediler; ulema ise:
Mesâvihânedir. Ana varmaktan meyhaneye varmak evladur. Yani fenalıkların ve kötülüklerin olduğu yerdir. Oraya gitmektense meyhaneye gitmek daha iyidir. Diyerek halkı uyarmaya gayret etmişlerdir.
Kahve gibi tütün de ilk önce ilmiyye sınıfının muhalefetiyle karşılaşmış ve hatta kahve gibi bunun da aleyhinde fetvalara verilerek devir devir yasaklanmış, buna rağmen halk arasında iptilaya sebebiyet vermiş ve yasak edildikçe gizli gizli içilmiş ve kahvehanelerinde yaygınlaşması tütün kullanımını son derece kolaylaştırmış ve arttırmıştır. Daha sonraki dönemlerde ulema her ikisinin de yani kahvenin ve tütünün tiryakisi olmakta hiçbir mahzur görmemiştir. Peçevi İbrahim Efendi, Garp kültürüyle çok sıkı temasları olmasına rağmen tütün düşmanlığı devam etmiştir. Bu büyük tarihçi kahvehanelerin dumandan göz gözü görmediğini yana yakıla tasvir ettikten başka, İstanbul sokaklarının tiryaki lülelerinden çıkan dumanlarla ne hale geldiğini şöyle tasvir eder:
“Esvak-u bâzârda (Çarşı ve pazarda) dahi lüle ellerinden düşmez oldu. Birbirinin yüzüne gözüne pof pof deyü esvâk-ı mahallatı (Çarşı ve Pazar yerleri) dahi kokuttular” diyerek tütün kullanımına itirazını devam ettirmiştir.
Toplu taşıma araçlarında, kapalı yerlerde yasak gelmeden önce tütün ve tütün mamullerinin içilmesi esnasında nasıl duman altı olduğumuz hala hafızalarımızda tazeliğini korumaktadır. Günümüzde yine gerek kahvelerde ve gerekse kahvelerin açık alanlarında tütün içilmesine devam edilmektedir. Özellikle de gençler arasında son zamanlarda oldukça yaygın olduğu da malumdur.
*Peçevî İbrahim Efendi, (1574 – 1651) 1574 yılında Macaristan’da Pecs, (Hırvatça Peçuy) şehrinde dünyaya geldi. Buna izafeten Peçûyî, Peçuylu ve Peçevî lakaplarıyla anılmaktadır. Hayatına dair bilgileri daha ziyade kendi eserinden bilmekteyiz. Kendisi babasının adını vermemekle birlikte büyük dedesini Kara Davut, dedesini ise Cafer Bey olarak bildirir. Her iki dedesinin de alay beyliği yaptığını ve bu münasebetle ailesinin Alaybeyoğulları diye anıldığını bildirir. Anne tarafından da Sokullu ailesine mensuptur. Medrese eğitimi görmüştür. Orduya intisap etmiştir. Akrabası olan Lala Mehmet Paşa’nın hizmetinde 15 yıl kadar katip olarak çalışmanın yanı sıra kale muhafız kuvvetlerinin sayımını, paralı askerlerin defterlerini hazırlayıp cizyenin toplanması işlerini de yürütmüştür. Kendi adıyla anılan “Peçevî Tarihi” isimli kitabı Kanuni Sultan Süleyman’ın tahta çıkışından itibaren kendi çağına kadar olan olayların eklenmesiyle 4. Murad’ın vefatına kadar vuku bulan olayları kapsar.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.