Türklüğün Fiyatı

Kıymetli okuyucularım, geçen hafta size hayatından bahsetmiş olduğum Mütefekkirimiz Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi’nin kendi çıkarmış olduğu ve kendi matbaasında basılıp dağıtılan “Hikmet Gazetesinin” 21 Aralık1910 tarihli 35. Sayısında (Sahife 2,3) de yayınlanan makalelerinden “Türklüğün Fiyatı” makalesini takdim ediyoruz. Neredeyse yüz yıl önceki ahvâl-i halimizle bu günkü vaziyet-i hâlimizi pek güzel anlattığı kanaatindeyiz.

 

Türklüğün Fiyatı

Peşin söyleyelim ki pek ağırdır. O kadar ağır ki “Türk” lük gaye-i mefharet-i beşer [insanlığın övünülecek, iftihar edilecek gayesi] olsa; hayat ve saadet mukabili olduğu için rağbet edecek bir fert bulunmaz.

Türk, temlik ve tasarruf davasında bulunduğu halde gelir getiren mülkünün en bayağı kısmında, bölümünde oturan, yalnız şevkli ve istekli olarak hizmette bulunan emlak sahibine benzer. Emlâk’in ve akarın faydalarından yalnız kendisi istifade edemez. Misafir, yolcu, yabancı, ortak Her kim olursa olsun, emlâk ve akaretten bir surette müstefit olarak kendisine bir hisse-i saadet çıkarır yalnız bunların hepsinden ziyade hak davasında olan “Türk” e düşen hisse, yarı aç yarı tok akarın endişe-i muhafazasıdır!

Görünürde bir kuru nâm için, hakikatte ise aşk-ı vatanla dayanılan ve katlanılan bu nice felâketlere karşı “Türk”e bir hisse nispetinde bir yumuşaklık ve muhabbet bahş eden, zavallı Türk’ün katlandığı takatsiz mihnetleri görüp de bir kelime-i takdir ve teşvik sarf eyleyen bulunuyor mu?

Heyhat!

Türkler, bütün dünyanın umacısı ve vampiri olan Avrupalılardan kudret-i pazularıyla [bilek gücüyle] Balkanları ve Asya-yı sagiriyi [küçük Asya’yı] istilâ ederek islâm ile ağyârı [yabancı, düşman] arasında demirden yapılmış set kesilen ve bu kadar müşterek tahribata rağmen hâlâ hayatını muhafaza edebilen yedi asırdır doğumlarıyla fiyatını telafi edemeyecek kadar mütemâdi ve lâ yûhsâ [devamlı ve aralıksız] kurbanlar verdiği halde elan şayan-ı kayd ve ehemmiyet bir mevcudiyet gösteren bu inatçı kendi bildiğini yapan Türk anasırına karşı kızıyor, ateşler püskürüyor atalete düşmüş bir hükümetin, yalnız Osmanlılık kaydıyla mukayyet bir heyet-i icraatiyenin bütün icraatınden muttasıl mesuliyet yine Türklere tahmil ediliyor.

Babil kulesine benzetilmek istenilen ve her nedense elân “Türkiye” namını taşıyan bu vatanda sakin Müslim akvâmın [Müslüman kavmin] ekser efrâdı, gerek edvâr-ı sâbıka da [geçmiş zamanlarda] ve gerek bu devirde “Hükümet” denilen makineyi teşkilde müsârât-ı kemâleye [teşebbüs etme] ve belki de bazen fazla imtiyaza nail olmuşken yine mazi ve halin [geçmişin ve bugünün] bütün noksanları bütün kabahatleri Türklere ircâ ediliyor.

Makedonya, Bulgaristan’a, Yanya ve Girit Yunanistan’a ilhak edilmediğinden naşi Türklerle hiçbir vakit barışmayacak “Osmanlılar!” da yok değil.

Hâsılı Avrupa, kapitülasyonlarla, hayal ve siyasi oyunlarla, muallâk meseleler ile insaniyet ve adalete tamamen mugayir olan şu tarz-ı hareketinin semere ve netayicini gördükçe: “Türkler! İnkilâpların’dan sonra da bir iş göremiyorlar” diyorlar ve yine Türkleri itham ediyorlar.

Akvâm-ı Osmaniye’den her biri, bâr-ı mihnet ve masarifin en az kısmını yüklendikleri halde, mütemadiyen ek isteklerde bulunuyorlar ve yine artık verecek bir şeyi kalmamış olan Türkleri itham ediyorlar.

  Arnavutlar isyan ediyor niçin? Burasını tetkik etmek istemeyiz. Bu isyanı teskin için Türkler sevk ediliyor. İki kardeş unsur bir müddet boğazlaştıktan sonra isyan teskin olunuyor. Hükümet Arnavutluk da mektep açmak, yollar yapmak gibi refah ve asayişi temin için icap eden hususları istihzara teşebbüs ediyor, bu cidden şayan-ı takdir, teskin-i isyan icaplarından olarak bazı ihtiyaçlara dahi yardımcı olmak istiyor. Buda şayan-ı takdir. Lakin ya Türkler? Çoluğunu, çocuğunu, tarlasını, işini gücünü terk edipte teskin-i isyana koşan, avdetinde Azraillin çehresini andıran tahsildarın çatık kaşlı ve tehditamiz sesiyle sefil ailesinin hazin nazarlarıyla istikbâl edilen Türklere adil ve atufetten, lütuf ve ihsandan bir hissecik var mı?

Onlara isabet eden kısım harabezar vatanda, yollar, köprüler, mektepler yapılıyor mu? Hayır, hem de ne lüzumu var? Vatan “Türkiye” yönetimde “Genç Türkler” ittihat terakki cemiyeti bir “Türk Cemiyeti” daha ne lazım, bu kadarı kâfi değil mi?

  Havran’da, Yemen’de, Grek’te, Necet’te ve daha bilmem nerelerde isyanlar, karışıklıklar zuhur eder, Türkler gider teskin eyler, her ihtilâl ve karışıklık çıkan yer, bir surette nazar-ı dikkati celb eder, mazhar-ı ihtimam olur, bir şey kazanır Ya Türkler?

  Türkler, hükümete hükümetlerine karşı isyan edemezler. Türkler bir Arap, bir Arnavut, bir Kürd’ü dünya ve ahret kardeşi bilirler, onları severler, onlara zan ve kötülük edemezler, onların nazarında Arap, Türk, Kürt, Arnavut yoktur, bir din kardeşi, bir vatan ortağı vardır. Türkler, altı yüz senedir namus ve canlarını muhafaza ettikleri gayri Müslim vatandaşlarını dünya kardeşi, vatan yoldaşı gördüler. Lakin acaba ne yolda mukabele görüyorlar?

Biz bunu tekrar etmek istemeyiz anlamak isteyen üç senedir Türkçeden başka lisanlarla neşir edilen evrakı tetkik buyursun. Artık anlamalıyız ki: Şarkın gelişmesini arzu etmeyenler, gelişme sebeplerinin en faal ve muktediri, kuvve-i namiyesi en inatçı ve dinç olan “Türk” unsurunu, dâhili vatanda ika edilen fitne ve şurişlerle işgal ve bu surette amil-i faal ve hatta bu asil akvamı imha etmek, anasır-ı müslimeyi ittihat ve kuvvetten teali ve saadetten mahrum bırakmak istiyorlar

Bu bir hakikattir, Türk unsuru, dinine, vatanına, tarihine sadakat uğrunda sükûtane mahv oluyor. vergileri tamamen veren, vergileri verdikten sonra elinde avucunda kalan bakiye-i memalikini de vatanın saadeti için vakıf eden Türklerdir. Bu fazilet yolunda mukadderat-ı iktisadiyeleri hiçe inmiştir.

Tamamen asker veren, verdiği askeri her yere sevk eden hayatının en kıymetli devresini ailesi içinde değil dağlarda, çöllerde geçiren yine Türklerdir. Bu fazilet sayesindedir ki nüfusları günden güne azalmakta ve tenasül hususunda inkıraza mahkûm akvâmı andırmaktadır.

Bu ahvâle umur-u nafiadan, nazar-ı ihtimamdan, maariften, sermaye ve teşvikten teşebbüs ve taltiften en ziyâde mahrum kalan Türkler olduğu ve bulundukları yerlerde tehlikelerin en mekruh ve menfurunun yerleştiği mülahazatını da zam edersek Türklerin vaziyet ve mukadderatını telhis etmiş oluruz.

Bu hakikatler zerre kadar insafı ve imanı, zerre kadar hisse-i insaniyeti olanlarca teslim edilmek lazım gelirken insan, vicdanında hazin bir teessür duyuyor ve içinden gelen bir sesle ister istemez şöyle düşünmekten kendini alamıyor.

 “Bu kadar düşmana, işbirlikçiye, haine ve müşkülata rağmen Türkler kendilerine nizam-ı âlem idealinin tevdii ettiği vazifeyi, İslâm ve İnsan sıfatıyla yapacak ve şarkın uyanışının hidayet meşalesi olacaktır

Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi, Hikmet Gazetesi sayı 35 Sayfa 2-3 yıl, 21 Aralık 1910

Not: 122 yıl önce yazılan bu makale üzerine düşünecek olursak bugün dahi hemen hemen hiçbir şey değişmediğini müşahede edebiliriz. Vah ki vah.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Ekrem Özdemir Arşivi