Makbule Pekdoğan
Gaz Lambasından Dijital Karanlığa
Geçmişin yokluğu ekmekti, geleceğin yokluğu ise umut. Peki biz bu iki durak arasında neleri kaybettik?
2026’nın eşiğinde durup geriye baktığımızda, aynı topraklarda iki ayrı ruh hali görüyoruz. Bir tarafta; ekmek karnelerinin, gaz lambasının o isli ışığında büyük bir azimle çalışılan derslerin ve bir çift bayramlık pabuç için edilen binlerce içten şükrün Türkiyesi... Diğer tarafta ise dünyanın tüm nimetleri avucunun içindeyken bile iç huzuru bulamayan, her şeye sahip ama gönlü bir türlü doymayan, "varlık içinde darlık" çeken bir neslin Türkiyesi.
Eskiler "yokluk gördük" dediklerinde, bahsettikleri sadece midenin açlığıydı. Sofrada zeytin azdı belki ama bereketi çoktu; çünkü o azlığın içinde paylaşılan bir rıza vardı. Yokluk adildi, komşunun tabağı da seninkinden taşmıyordu. O günlerin en büyük sermayesi, bugünün eksikliğini sabırla, yarının bolluğunu ise dua ile bekleyen o sarsılmaz teslimiyet ruhuydu. Dedelerimiz gaz lambasının ışığında dünyayı göremiyorlardı belki ama kalpleriyle istikballerini görebiliyorlardı. Çünkü onlar için dünya bir duraktı, amaç değil.
Gelelim bugüne, Türkiyem’in modern çağla imtihan edilen gençlerine...
Onların elinde dedelerinin rüyasında bile göremeyeceği imkanlar, teknolojik mucizeler var. Fakat bu parıltılı dünya, beraberinde tarihin en sinsi yoksulluğunu getirdi: Şükür yoksulluğu. Eskinin darlığı kerpiç duvarlar arasındayı, bugünün darlığı ise uçsuz bucaksız bir hırsın içinde.
Bugünün genci, sosyal medyanın o aldatıcı vitrininden dünyayı izlerken, farkında olmadan "kanaat" denen o gizli hazineyi kaybediyor. Eskiden kıyasımız mahallemizleydi, şimdi ise tüm dünya önümüzde bir rekabet sahası. Dijital ekranlar, genci sadece kendi hayatına değil, dünyanın öbür ucundaki şatafata da bakmaya mecbur bırakıyor. Bu sürekli "başkasına bakma" hali, insanın kendi elindeki nimeti görmesine engel olan bir perdeye dönüşüyor. Sınırların kalktığı bu çağda, ruhlar ne yazık ki bir türlü doymak bilmeyen bir "daha fazlası" sarmalına hapsoluyor.
Bizim kuşağımız için emek kutsaldı, sabır ise en büyük erdemdi. Şimdiki zamanın ruhu ise her şeyi "hemen" ve "zahmetsizce" istiyor. Zahmetin olmadığı yerde rahmetin de olmayacağını unuttuk. Emek verip üretmek yerine, sadece tüketmenin cazibesine kapıldık. İşte bu yüzden bugünün "yokluğu", eskilerin "açlığından" çok daha ağır. Çünkü mide açlığı bir lokmayla geçer, ama ruhun şükürsüzlükten doğan boşluğunu dünyaları verseniz dolduramazsınız.
2026 Türkiyesi'nde artık şu hakikati idrak etmeliyiz: Gençlere sadece teknoloji ve konfor sunmak onları mutlu etmeye yetmeyecek. Onların asıl ihtiyacı, bu toprakların mayasındaki o kadim "yetinme" kültürünü, bugünün üretkenliğiyle harmanlamak. İnsanı sadece tüketen bir varlık sanmak, ona yapılabilecek en büyük kötülüktür.
Geçmişin yokluğu bizi birbirimize bağlardı; bugünün "yoksunluğu" ise bizi yalnızlaştırıp, huzuru uzak diyarlarda veya maddiyatta aramaya itiyor. Eğer "Türkiyem" dediğimizde o eski bereketi yeniden bulmak istiyorsak; geçmişin o vakur şükrüyle, geleceğin dinamik enerjisini bir üretim aşkında birleştirmek zorundayız.
Yoksa bir taraf "Ah o eski kanaatler" diye iç çekmeye, diğer taraf ise elindeki nimetin kıymetini bilmeden "Daha yok mu?" diyerek huzursuz bir ömür tüketmeye devam edecek. Oysa huzur, sahip olduklarımızda değil, sahip olduklarımıza bakışımızdadır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.