Makbule Pekdoğan

Makbule Pekdoğan

Bayramda Mahalle Çeşmesi

Bayram sabahları, henüz güneş yüzünü göstermeden, babamın cami yolunu tutmasıyla başlardı bizim hikâyemiz. Sokaklar derin bir uykudayken, biz çocuklar için o tatlı telaşın zili çalardı. Kapı önünde bekleyen, babamın kendi tasarımı olan ve özel olarak yaptırdığı o modern el arabasını, yani emektar 303’ümüzü alır; boş bidonların tıkırtısı eşliğinde mahalle çeşmesine doğru yola koyulurduk.

O araba bizim için sadece bayramda su taşıyan bir araç değildi; babamın alın teriydi. Aslında memurdu babam ama rızkın peşini hiç bırakmazdı. Hafta içi masasının başında, hafta sonu ise kendi elleriyle yaptığı o 303’ün arkasındaydı. Mahalle mahalle gezer, kıyafet satardı o arabayla. Bizim bayram sabahı neşeyle sürdüğümüz o tekerlekler, aslında bir ömrün yorgunluğunu ve babalık vakarıyla örülmüş o onurlu mücadeleyi taşırdı.

Hava aydınlanmadan ulaşırdık çeşme başına. Alacakaranlığın içinde mahalle çocuklarının uykulu ama neşeli sesleri birbirine karışırdı. Sıra beklerken ettiğimiz kıkır kıkır sohbetler, aslında bayramın o ilk ve en samimi neşesiydi.

Derken, annem belirirdi köşeden, yardıma gelirdi. Arabaya sığmayan bidonları ellerimize alırdık. Şimdi düşününce gülümsüyorum; küçücük bir bidon... Ama o an benim için sanki dünyanın tüm yükünü değil de, bayramın tüm sevincini sırtlanmışım gibi bir gurur vesilesiydi o. Annemin mutfağına girecek, bayram yemeklerine tat, misafire çay olacak o suyu taşımanın verdiği "başarı" hissini, bugün hangi zafer verebilir ki?

Bidonları doldurur doldurmaz içimizi bir telaş kaplardı; hemen eve koşmalıydık. Çünkü bizi misafir odasında, koltuğun üzerinde uslu uslu bekleyen o gıcır gıcır bayramlıklar beklerdi. Odaya girdiğimizde burnumuza çarpan o yeni kıyafet kokusu, onları giyip sokağa çıkma heyecanı kalbimizi güm güm attırırdı. O su taşıyan yorgun ellerimiz, bir anda dünyanın en şık çocuklarına dönüşmek için sabırsızlanırdı.

Sonra mutfaktan yayılan o mis gibi kokularla kurulan o meşhur bayram kahvaltısı... O sofranın etrafında sadece yemek yemezdik; biz orada gerçek bir aile olurduk.

Zaman, o çeşmeler gibi durmadan aktı. Hepimiz büyüdük, kuşlar gibi o sıcak yuvadan uçup kendi hayatlarımızı, kendi sofralarımızı kurduk. Hayatın kuralı bu belki ama her bayram sabahı, o sofranın bir kenarında artık dinmeyen bir sızı kalıyor.

Babam ve abim... Onlar bu dünyadan sessizce çekilip, sonsuz bir yolculuğa çıktılar. Şimdi o kahvaltı sofrasındaki sandalyeler boş görünebilir, ama gönül soframızda hâlâ başköşedeler. Onların sesi, gülüşü, babamın cami dönüşü kapıyı çalışı... Hepsi o küçük su bidonunun, babamın yadigârı 303’ün ve o koltukta bekleyen bayramlıkların içinde saklı birer hatıra şimdi.

Meğer biz o sabahlar sadece su değil; emeği, paylaşmayı ve asla kopmayacak bağları taşımışız o yollarda. Gidenlerin ruhu şad olsun. Biz ne kadar büyüsek de, o küçük bidonu taşıyan çocuğun kalbindeki "mutlu aile" mirası, bizim en büyük servetimiz olmaya devam edecek.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum
Makbule Pekdoğan Arşivi

Anne

10 Mayıs 2026 Pazar 12:54

Çocuk Olmaya Vaktim Yok

03 Mayıs 2026 Pazar 14:00

Gag Demeden Et, Gug Demeden Su

26 Nisan 2026 Pazar 11:57

Bilmekten "Ol"maya Geçiş

14 Nisan 2026 Salı 13:46

Görünmez Kuşatma

06 Nisan 2026 Pazartesi 11:40

Kâinatın Saati, Ruhun Baharı

30 Mart 2026 Pazartesi 12:34

Hürriyetin Arş-ı Alası: İstiklal

14 Mart 2026 Cumartesi 14:00

Bugün kimin günü?

08 Mart 2026 Pazar 11:36

Ecdadın Adalet Mirası

02 Mart 2026 Pazartesi 12:06