OSMANLI TÜRK DEVLETİNDEKİ BAZI SOSYAL KURUMLAR

Bu hafta sizlere 15. Yüzyıl ortasından 16. Yüzyıl ortasına kadar geçen süre zarfında Osmanlı Türk Devletindeki bazı sosyal kurumlardan bahsedeceğim,

Bu sosyal kurumlar arasında en önemlileri şunlardır.

1 – Camiler

2 – İmaretler

3 – Hastaneler

4 – Kütüphaneler

1 – Camiler: Osmanlı devletinde içtimai müesseselerin başında gelen camiler hem ibadet yeri ve hem de cemaatin toplu bulunması münasebetiyle memleket ve yerel olarak ilgili muhite ait işlerin ve meselelerin görüşme yeri ve mahalli olduğu için büyük öneme haiz idi. Osmanlı devletinde sıklıkla büyük ve zengin vakıflar tarafından yapılan camilerin yanında medrese, imaret, mektep, kütüphane, birlikte yapılır ve bazen de bu kurumlara hastane ilave edilirdi.

İlk Osmanlı camilerinden gerek büyüklük ve gerekse mimari bakımından en mühimleri, Bursa şehrimizde Çekirge mevkiinde Sultan 1. Murat Camii, Yıldırım Bayezid ve Çelebi Mehmet’e ait Ulu Camii ve Yeşil Camiiler Bursa’nın kazası olan İznik’te Çandarlı ailesinin yaptırmış olduğu Yeşil Camii ile Edirne’deki Eski Camii, İstanbul’da Fatih, Bayezid, Sultan Selim, Şehzade, Mihrimah, Süleymaniye, Mahmut Paşa, Murat Paşa, Nişancı, Çandarlı zade İbrahim Paşa, Atik Ali Paşa, Sokullu Mehmet Paşa, Kara Ahmet Paşa, Rüstem Paşa, İstanbul Silivri kapıda İbrahim Paşa, Firuz Ağa Camilerini sayabiliriz. Bunlardan başka diğer vilayet ve sancaklarda birçok padişah, şehzade ve devlet adamlarının ve hayır severlerin yaptırmış oldukları gerek iç süslemeleri ile ve gerekse mimari tarzları ile tetkike şayan camiler bu dönem içinde yaptırılmıştır.

2 – İmaretler: İmaretlerin sosyal müesseselerin birinci derecede hayırlılarından ve önemlilerinden olduğunu söylemeye lüzum dahi yoktur. Devletin sınırları genişledikçe imaretlerinde sayısı önemli ölçüde artış göstermiştir.

Medrese talebeleriyle gelen geçen misafirlere ve ihtiyaç sahibi olan fakir halka her gün akşam ve sabah yemek vermek üzere kurulan bu imarethanelerden bazıları şunlardır.

İstanbul’da 2. Bayezid, Sultan Selim ve Sultan Süleyman, Şehzade imaretleri, Konya Karapınar ve Şam’da Sultan Süleyman ve Şam’da Sultan Selim’e ait imaretler, İstanbul’da Fatih camiinin yanındaki imarethane, Edirne ve Amasya’daki imarethaneler, İstanbul Üsküdar’da Mihrimah, Manisa’da Sultan Süleyman’ın annesine ait imaretler, devlet adamlarından Gebze’de Ali Paşa ve Davut Paşa, Afyonkarahisar da Gedik Ahmet Paşa’nın kütüphanesiyle birlikte camiin yanındaki imareti ve daha memleketin dört bir yanına dağılmış sayıları yüzleri ve binleri bulan imaretler memleket içindeki fakir halkın ve medrese talebelerin maişet sıkıntısına düşmesini önlemişlerdir.

Vakfiye geleneğince imaretlerde verilen yemeklerden bazıları şunlardır:

A – Buğday Aşı: Yağsız suluca pişmiş buğday olup içine tuz atılmaz, tuz konursa çorba gibi içilir, şeker konulursa aşure gibi yenir.

B – Fodla: Özü olmayan, çabuk kopabilen ve geç bayatlayan bir pide çeşidi

C – Akşı Aşı: Pirinç, kara üzüm, kızıl üzüm, incir ve erik ile karışık bir nevi kompostu veya hoşaf

D – Zirva: Eşit miktarda nişasta, şeker, kuru üzüm ve incirden oluşan bir tatlı türü.

İmaretlerde sabah ve akşam olmak üzere her gün iki defa yemek pişirilirdi. Genellikle mutat olduğu üzere cuma günleri müstesna olarak sabahları pirinç çorbası ve akşamları buğday aşı; cuma gecelerinde ise sabah buğday aşı ve akşam Tane (pirinç pilavı) zerde veya zirva verilmekteydi. Gerek vakfiye kayıtlarında ve gerekse imaret defterlerinin tetkiki neticesinde sadece bu yemeklerin verilmediği duruma göre ve mevsimine göre sebze yemeklerinin hazırlandığı bilgilerine de ulaşmaktayız.

3 – Hastaneler: Osmanlı devletinde 15. Yüzyıl ortalarına kadar Yıldırım Bayezid’in Bursa’da yaptırmış olduğu hastaneden başka hastane yok gibiydi. Yıldırım’dan sonra gelen hükümdarlar zamanında Anadolu beyliklerinden ele geçirilen bazı şehirlerde eskiden yapılmış olan hastanelerin var olduğunu da bilmekteyiz. Edirne ilinde cüzzamlıların tecrit edilmesi için yapılmış bir hastane daha doğrusu tecrithane 1441 ile 1451 tarihleri arasında yaptırılmıştır.

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinden sonra Sahn-ı Seman ve Tetimme medreseleriyle cami ve imaretini yaptırdıktan sonra 1470 senesinde bir de hastane yaptırmıştır. Fatih’in yaptırmış olduğu bu hastane vakfiye kayıtlarına göre iki kısımdan oluşmaktaydı. Birinci kısım hastaların bulunduğu hastane ile hastalar yemek pişirilen imarethane idi. Vakfiye kayıtlarına bakıldığında din, dil, ırk, mezhep gözetmeksizin hastaneye iki tabip ve yardımcıları, hastaların ilaçlarını hazırlayan bir eczacı, bir göz hekimi ve bir cerrah tayin edilmesi şartı görülmektedir. Hastanede hastaların hizmetinden olanlara tabi veya eczacı veya anbar memuru veya aşçı gibi hizmet görenlerin ücretlerine kadar ayrıntılar bu kayıtlarda mevcuttur. (Rahmetli Prof. Dr. Süheyl Ünver hoca bu vakfiyelerin çoğunu vakıflar dergisinde yayınlamıştır. Ayrıca Fatih vakfiyesinin bir tercümesini de Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yayınlanmıştır. Yıl 1938, İlgilisine duyurulur.)

Bu hastanelerin en muhteşemi ve büyüğü ise 1557 senesinde tertip edilen vakfiyeye göre Süleymaniye Darüşşifasıdır. Bu darüşşifanın bir başka görevi ise talebe yetiştirme ve hekimlere hekimlik yapabilmeleri için imtihan düzenleme ve ehliyetname vermek idi.

4 – Kütüphaneler: Bir milletin irfan hayatında kütüphanelerin pek mühim bir rol oynadığı hepimizin malumudur. Medrese denildi mi orada bu medrese talebelerinin istifade etmesini temin edecek bir kütüphanenin bulunması pek tabii idi. Fatih Sultan Mehmet, Sahn medreselerini yaptırdığı zaman burada talebelerin yararlanacağı bir kütüphane de yaptırmış ve görevliler de tayin etmişti.

Muallim Cevdet’in Çoban Mustafa Paşa vakfiyesinden bildirdiğine göre Mustafa Paşa, Gebze’de 1521 yılında yaptırmış olduğu cami ve imaretin yanı sıra iki adet de kütüphane vücuda getirmiştir. Bu kütüphanede o devirde toplam 165 kitap mevcut idi.

Medreselere ait bu kütüphanelerin dışında birtakım çalışmalar ile meşgul olanların istifade edeceği kütüphaneler de tesis edilmiştir. Bunlar küçük miktarda ilk hususi kütüphanelerdir. Bir de kitaplarını vakfeden paşalar ve insanlar da vardı. Mesela Kutbüddün Çelebi ismindeki bir zatın İstanbul’da halka açık olmak üzere kitaplarını vakfetmiştir. Meşhur alim Molla Fenari’nin kendine ait kütüphanesinde 10.000 cilt kitabının olduğu bilinmektedir.

Matbaanın yaygın olarak kullanıldığı dönemden itibaren kütüphane ve kütüphanecilik oldukça gelişmiş ve yaygınlaşmıştır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Ekrem Özdemir Arşivi