Ödüllü Yazarla Kitapların Işığında Özel Bir Söyleşi

1.jpg

“Serhat Kaya’nın Edebi Evreni”

Türk edebiyatının son yıllarda parlayan yıldızlarından Serhat Kaya ile ödüllü romanı Bekleme
Odası üzerine derin, içten ve düşündürücü bir söyleşi gerçekleştirdik. Üst üste birçok farklı
kurum tarafından ödüle layık görülen bu roman, sahici karakterleri, evrensel duyguları ve
hayatın mucizelerine dokunan satırlarıyla gönüllerde taht kurdu. Söyleşimizde, Kaya’nın
edebi yolculuğunun dönüm noktalarını, Bekleme Odası’nın ilham kaynaklarını ve yazım
sürecindeki en çetin anları konuştuk. Romanın baş karakteri Oliver Andre Nathan’ın Bay
Cenavi ile karşılaşmasındaki mucizevi anlardan, hayatın içindeki “gitme” arzusuna; evrensel
acıların bencillikle kesiştiği anlardan, Zülfü Livaneli gibi büyük bir yazarın övgüsüne mazhar
olmasının Serhat Kaya’da yarattığı duygusal derinliğe kadar uzandık. Neden bu kadar
sevildi Bekleme Odası? Serhat Kaya’yı ne kadar yansıtıyor? Peki, mucizelere inanmalı mıyız?
Fransa’nın sokakları mı çağırdı yazarı, yoksa başka bir “gitme” isteği mi? Türkiye’de kitap
okuma alışkanlıklarının gölgesinde edebiyat neden üvey evlat muamelesi görüyor? Ve belki
de en önemlisi, bir kadını zorla elde tutmaya çalışan erkeklerin ruh hali ne anlatıyor? Bu
sorular, yalnızca bir romanın değil, insanlığın ortak duygularının ve yaralarının da kapısını
araladı. Söyleşimiz, adeta bir edebiyat sofrasıydı; kelimeler, duygular ve yaşanmışlıklar
etrafında buluştuk. Sizleri de bu zengin sohbete davet ediyoruz: Bekleme Odası’nın
sayfalarından taşan mucizelere, hüzünlere ve umuda ortak olun. Gelin, edebiyatın büyülü
dünyasında birlikte bir yolculuğa çıkalım.

2.jpg

Sayın Kaya, Bekleme Odası, kısa süre de 3. Baskısını yaptı ve 4 farklı ödül alan bir
roman. Kitabı okumuş bir okurunuz olarak kazandığı ödülleri sonuna kadar hak eden
bir roman olduğunu düşünüyorum. Ödüllerinizden bazıları edebiyat jürilerince
bazılarıysa okurların oylaması ile yapıldığı için kazandığınız başarıyı çok daha anlamlı
buluyorum. Ödüller, sadece Bekleme Odası’nı değil aynı zamanda yazarı da taçlandıran
önemli bir duygusal eylem ve geri dönüştür. Peki, Bekleme Odası neden bu kadar çok
sevildi?

Güzel sözleriniz ve Bekleme Odası’na gösterdiğiniz sevgi için içtenlikle teşekkür ederim. Bir
yazar için, yazdıklarının okurun yüreğine dokunduğunu bilmek, ödüllerden daha kıymetli.
Romanın bu kadar sevilmesi, sanırım onun sahiciliğinden geliyor. Bekleme Odası, insan
olmanın o kırılgan, karmaşık ve bir o kadar da mucizevi yanlarını anlatıyor. Hepimizin
hayatında beklediğimiz anlar, karşılaştığımız insanlar, içimizde taşıdığımız yaralar ve umutlar
var. Roman, bu evrensel duyguları kucaklıyor; bir karakterin hikâyesini anlatırken, aslında
hepimizin hikâyesine dokunuyor. Ödüllerin, özellikle okurların oylarıyla gelenlerin, benim
için anlamı büyük. Çünkü bu, yazdıklarımın bir jürinin ötesinde, okurun kalbinde bir yer bulduğunun kanıtı.

3.jpg

Bekleme Odası’nın sevgiyle kucaklanmasının bir diğer nedeni, belki de
dürüstlüğüdür. Karakterlerim ne kusursuz kahramanlar ne de karikatürize edilmiş figürler.
Onlar, aslında hepimizin yakından tanıdığı, aynada gördüğümüz insanlar. Okur, Nathan’ın ya
da Bay Cenavi’nin hikâyesinde kendi yalnızlığını, özlemini ya da mucize arayışını bulmuş
olabilir. Samimi olmak, gerçeği söylemek ve bunu özgün bir edebiyat diliyle yapmak. Sanırım
tüm bunlar ve belki daha fazlası okurun yüreğine ulaştı.

Bekleme Odası’nın, sanki okurun omzuna dokunan yakınlıkta sahici bir yanı var.
Etkisinde kaldığımı hatta uzun bir süre etkisinden çıkamadığımı söylemeliyim.
Karakterler o kadar gerçek ki, hepimizin zaman zaman yaşamın içinde sıkıştığımız
anları oluyor. Bekleme Odası, Serhat Kaya’yı ne kadar yansıtıyor ya da yansıtıyor mu?

Yazan bir insan için, yazdıklarının okurun omzuna dokunduğunu, hatta uzun süre etkisinden
çıkılamadığını duymak çok güzel. Bekleme Odası’nın karakterlerinin bu kadar gerçek
bulunması, sanırım onların insan ruhunun en çıplak hallerinden doğmuş olmasından
kaynaklanıyor. Hepimiz, hayatın içinde sıkıştığımız, nefes almakta zorlandığımız, bir çıkış
aradığımız anlar yaşıyoruz hem de sıkça. Bu roman, o anların net bir yansıması; bir anlamda,
hepimizin zihinlerimizde oluşturduğumuz bekleme odalarındaki öz hikâyelerini anlatıyor.
Bekleme Odası’nın Serhat Kaya’yı ne kadar yansıttığına gelince… Doğrusu, bu soruya hem
“çok” hem de “hiç” demek istiyorum. Çok, çünkü her yazar yazarken kendinden bir parça
bırakır; hayallerim, korkularım, sorgulamalarım, belki de kendi bekleme odalarımda
geçirdiğim zamanlar bu satırlara sızmıştır. Karakterlerin hissettiği yalnızlık, umut ya da bir
mucizeye tutunma arzusu, benim de mutlaka bir şekilde dokunduğum duygular. Ama aynı
zamanda hiç, çünkü Bekleme Odası sadece benim hikâyem değil; o, okurun, sizin, hepimizin
hikâyesi. Nathan’ın ya da diğer karakterlerin yaşadıkları, benim kişisel deneyimlerimden çok,
var oluştan bu yana insan olmanın ortak deneyimlerine dayanıyor. Yazarken, kendi içimden
yola çıktım ama varmak istediğim yer, evrensel bir insanlık hikâyesiydi. Sanırım bu yüzden,
okurken omzunuza dokunan o sahicilik, hepimizin paylaştığı bir duygudan, gerçek bir
yaşanmışlık ya da yaşanabilirlik kaynağından geliyor.

Altını çizdiğim o kadar çok satır var ki! Mesela benim için, Oliver Andre Nathan için
Bay Cenavi ile karşılaşması Nathan’ın mucizesiydi. “Hayat gerçekten mucizelerle dolu.”
179. S. Buradan yola çıkarsak, siz mucizelere inanır mısınız ya da inanmalı tavsiye eder
misiniz?

4.jpg

Bu güzel alıntıyı hatırlatmanız, Bekleme Odası’nın satırlarının okurların yüreğinde nasıl bir iz
bıraktığını gösteriyor; teşekkür ederim. Nathan ile Bay Cenavi’nin karşılaşması, evet, romanın
kalbindeki o “mucize” anlarından biri. Bu, sadece bir tesadüf değil, hayatın beklenmedik
anlarda bize sunduğu bir tür hediye. Mucizelere inanıp inanmadığım sorusuna gelince…
İnanırım, ama belki alışılagelmiş anlamda değil. Bence mucizeler, imkânsız gibi görünen bir
olayın gerçekleşmesi değil; daha çok, hayatın sıradan akışında, tam da ihtiyacımız olan bir
anda karşımıza çıkan bir insan, bir söz ya da bir his. Nathan’ın Bay Cenavi ile karşılaşması,
işte böyle bir mucize; farklı ülkelerin farklı kültürlerinden iki insanın yollarının kesişmesiyle,
birbirlerinin hayatına dokunmaları, belki de farkında olmadan birbirlerini dönüştürmeleri. Bu,

benim için mucizenin tanımı: Hayatın, tam umudu yitirdiğimiz yerde bize uzattığı bir el.
İnanmayı tavsiye eder miyim? Kesinlikle. Ama bu, körü körüne bir beklenti değil; hayata açık
olmak, küçük anların, tesadüflerin ve karşılaşmaların büyüsüne inanmak. Çünkü Bekleme
Odası’nı yazarken aşina olduğum bir olguya yeniden rastladım; mucizeler genellikle en
beklemediğimiz yerlerde, en sade anlarda saklı. Okurlarıma da şunu söylemek isterim:
Hayatın mucizelerine kapınızı aralık bırakın; kim bilir, belki bir sonraki karşılaşmanız, sizin
Bay Cenavi’niz olur.

2024 Türkiye Kitap Okuma İstatistikleri, Tüik ve Kültür ve Turizm Bakanlığı
Yayıncılar Birliği tarafından açıklandı. Verilerin ışığında maalesef ülkemizin %73’ü
kitap okumuyor. Haftada 3 saat kitap okuyoruz. Sizce edebiyatın yüzü neden soğuk?
Neden üvey evlat gibi?

Paylaştığınız rakamlar açıkçası hem düşündürücü hem de yürek burkucu. Haftada sadece 3
saat kitap okumak, bir toplumun edebiyatla, dolayısıyla kendi hayal gücüyle, duygularıyla ve
düşünceleriyle kurduğu bağın ne kadar sınırlı olduğunu ortaya koyuyor. Ancak, edebiyatın
“soğuk” ya da “üvey evlat” gibi algılanmasının ardında yatan nedenleri sorgularken, suçlu
aramak yerine, bu durumu doğuran koşulları anlamaya çalışmalıyız. Edebiyatın yüzünün
soğuk bulunmasının bir nedeni, belki de nitelikli olanına ulaşmanın giderek zorlaşması.
Ayrıca, eğitim sistemimiz okuma sevgisini bir angarya gibi sunabiliyor. Çocuklar ve gençler,
sınav odaklı bir müfredatta edebiyatla tanışmak yerine, test sorularıyla boğuşuyor. Bunun
ötesinde, teknolojinin hızı ve sosyal medyanın cazibesi, dikkatimizi kısa, yüzeysel içeriklere
çekiyor. Kısa bir video, bir romanın sayfalarına dalmaktan daha kolay görünebiliyor. Ama bu,
edebiyatın değerini azaltmıyor; aksine, ona daha çok ihtiyacımız olduğunu gösteriyor.
Edebiyat, bizi yavaşlatır, derinleştirir, kendimizle ve dünyayla yeniden bağ kurmamızı
sağlar. Bekleme Odası’nı yazarken, tam da bu bağı kurmayı hedefledim: Okuru bir an için
durdurmak, ona kendi içindeki bekleme odalarını fark ettirmek. Edebiyatın “üvey evlat” gibi
görülmesinin bir diğer nedeni, belki de toplumsal önceliklerimiz. Kültür ve sanat, genellikle
ekonomik ya da siyasi meselelerin gölgesinde kalıyor. Oysa bir toplumun ruhu, edebiyatla,
sanatla nefes alır. Türkiye’nin zengin kültürel mirası, hikâyeleri, duyguları edebiyatta yaşıyor;
ama bu mirası yaşatmaktan toplum olarak sorumluyuz. Kütüphaneleri doldurmak, kitap
fiyatlarını daha erişilebilir kılmak, okuma kültürünü aileden, evin içinden başlatarak
yaygınlaştırmak… Bunlar, edebiyatın yüzünü ısıtacak adımlar. Umutsuz değilim. Bekleme
Odası’nın okurlardan gördüğü sevgi, insanların hâlâ hikâyelere, duygulara, edebiyata duyarlı
ve iştahlı olduğunu gösteriyor.

“İnsanın okuduğu kitaplar bir yerden sonra içine sığmaz ve mutlaka dışarıya taşar. Ve
bu taşma, kâinatta var olan en güzel taşma halidir.” Bekleme Odası, 198. s. Bu satırlar
yine son kitabınızdan. Edebi yolculuğunuzda sizi dolduran, sonra da taşıran, ‘artık
kalemi elime alıp, kendi sesimi duyayım, duyurayım.’ dedirten kitap hangisidir. Elbette
tek kitap ile sınırlandırmak mümkün değil ama önce okurunuz olarak sonra da bunu
benim gibi merak eden okurlarınız adına soruyorum.

Okuduklarımız, içimizde birikir, bizi şekillendirir ve bir noktadan sonra kimimizin eline
gitarı, kimimize fırçayı kimimizeyse kalemi aldırır; düşündüklerimiz bir noktadan sonra dışımıza çıkma gereksinimi duyabilir. Sizin sorduğunuz, beni o kalemi elime almaya iten kitap ya da ilham neydi?

Doğrusu, bunu tek bir kitaba indirgemem doğu olmaz, çünkü yazma
dürtüm, bir kitabın ötesinde, hayatın ve edebiyatın birikiminden doğdu. Çocukluğumdan beri,
Yaşar Kemal’in Çukurova’nın toprağını kokutan satırları, Marquez’in büyülü ama bir o kadar
gerçek dünyaları, Faulkner’ın insan ruhunun karmaşasını didik didik eden kalemi, Camus’nün
varoluşsal sorgulamaları, Çehov’un sıradan anlardaki derinliği, Aziz Nesin’in mizahla örülü
toplumsal eleştirisi, Haldun Taner’in hikâyelerindeki zarif insan gözlemi, Pessoa’nın benliğin
bin parçaya bölünmüş halleri, Stendhal’ın tutkulu karakterleri ve Livaneli’nin hem müzik hem
edebiyatla ruhumuza dokunan evrensel eserleri… Hepsi, içimde biriktiler muhakkak. Ama
yazmamı sağlayan şey, sadece bu büyük ustaların eserleri değil; onların bana öğrettiği bir
hakikat: Edebiyat, hakikatten uzaklaşıp sonra ona daha yakından bakmanın, aynayı kendine
ve topluma tutmanın çok ahlaklı bir yolu. Yazma dürtüm, “sıra bende” gibi bir hırs ya da yarış
değil; daha çok, toplumun içindeki o mutsuzluk, gerginlik, hatta çürüme dediğimiz şeyin bir
yerden kırılması gerektiğine olan inancım. Bekleme Odası’nı yazarken, bireyin yalnızlığını,
acısını, umudunu anlatmak istedim; çünkü inanıyorum ki, bir toplumun tüm paydaşlarıyla
pozitif reaksiyon göstermesiyle gerçek anlamda iyileşebilir. Hepimiz, bazen kendi bekleme
odalarımızda sıkışıp kalıyoruz; ama bir şarkı duyuyor, bir film izliyor ya da bir hikâye, bir
satır, bir karakter çıkıyor karşımıza ve kendimize dönüp “aynaya baksana” deme cesareti
buluyoruz. Bana ilham veren ve kalemi elime aldıran majör nüans, hakikate daha yakın durma
ve başkalarını da bu yolculuğa davet etme isteğiydi.

Birçok yazarın en çok istediği şeyler birisi de ülkemizin medar-ı iftiharı, aydınlık yüzü,
büyük yazar Zülfü Livaneli’nin övgüsüne mazhar olmak olabilir. Aslında bununla
alakalı sormak istediğim çok şey var ama siz bizim bilmemiz gereken şeyleri anlatırsanız
sevinirim. Ona yakın olmak, onu doğru hissetmek nasıl bir duygu ve en çok merak
ettiğim; ustanın sizin eserinizle ilgili övgüsü size neler hissettirdi, duygu olarak, bundan
sonra yazacağınız tüm kitaplar ve sorumluluk olarak?

Zülfü Livaneli’nin övgüsüne mazhar olmak, başka bir yazar için ne anlama gelirdi
bilmiyorum lakin benim için büyük bir onurdan daha fazlası, aynı zamanda tatlı ama ağır bir
sorumluluk. Livaneli, Türk edebiyatının ve kültürünün yalnızca bir yazarı değil; o, bir
kuşağın, hatta kuşakların sesi, vicdanı, umudu. Onun eserleri sadece hikâyeler anlatmaz;
insanlığın ortak yaralarına, sevinçlerine, mücadelelerine koca bir meydan olur. Böylesi bir
ustadan, Bekleme Odası için “edebi bir panorama” gibi bir övgü almak, derin bir tatmin hissi
uyandırdı içimde. Livaneli’ye fikren dahi yakın olmak, bir yandan ilham verici, bir yandan da
ürkütücü. İlham verici, çünkü onun üretimleri, duruşu, hepimize cesaret aşılar; hakikati
söylemekten korkmamayı, insanı ve toplumu anlamaya odaklanmayı öğretir. Ürkütücü, çünkü
onun gibi bir ismin övgüsü, yazdıklarınızın sadece bir hikâye olmadığını, bir sorumluluk
taşıdığını hatırlatır. Bekleme Odası’nı yazarken, gerçekten de insan davranışlarının evrensel
izlerini sürmeye çalıştım; Nathan’ın, Bay Cenavi’nin ya da diğer karakterlerin hikâyelerinde,
hepimizin bekleme odalarındaki o tanıdık duyguları, ülkemizin dışında, başka bir coğrafyada
ama bizim yakından tanıdığımız bir sıcaklıkla anlatmak istedim. Livaneli’nin bu çabayı
görmesi, “doğru yoldasın” demesi gibiydi; ama aynı zamanda, “bu yolda daha dikkatli, daha
cesur olmalısın” mesajını da hissettirdi. Büyük bir ustanın gözünde yazdıklarımın bir yankı

bulduğunu bilmek, bir yazar için paha biçilmez. Onunla aynı edebi mirası paylaşmak, yazan
bir insan için hem bir lütuf hem de bitmeyen bir yolculuk.

Devamı gelecek...

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
M.Bilge Demir Arşivi

Büyük birader Rusya mı?

13 Şubat 2026 Cuma 13:24

İtirazım var!

03 Şubat 2026 Salı 12:40

Bozkırı Yeşerten Kadınlar

29 Ocak 2026 Perşembe 15:48

Çocuk Çeteleri

16 Ocak 2026 Cuma 11:12

Bir Boşluk Meselesi

07 Ocak 2026 Çarşamba 12:56

Sosyal Kurban!

19 Aralık 2025 Cuma 10:01

Çöp Atma Adım At!

16 Aralık 2025 Salı 11:10

Coğrafya Kader Midir?

08 Aralık 2025 Pazartesi 10:08

İsimlerin 0rmanı

26 Kasım 2025 Çarşamba 10:27

MKE A.Ş ağaç dikim etkinliği

18 Kasım 2025 Salı 12:20