Makbule Pekdoğan

Makbule Pekdoğan

Çağın Görünmez Salgını

​Modern dünyanın sokaklarında, plazalarında ya da telaşlı kalabalıklarında nereye baksak hep aynı manzarayla karşılaşıyoruz: Bir yerlerine yetişmeye çalışan, gözleri sürekli ekranlarda, zihni ise hep bir sonraki adımın endişesiyle meşgul insanlar. Zamanın hızlandığı, mekânların daraldığı bu yeni çağda, insanoğlunun ödediği en büyük bedel kuşkusuz ruhsal dinginliği oldu. Eskiden sadece edebi birer tasvir ya da nadir görülen melankoli halleri olarak kabul edilen huzursuzluklar, şimdilerde modern hayatın tam merkezine yerleşti. "Çok stresliyim", "İçimde adını koyamadığım bir sıkıntı var" cümleleri, artık sıradan birer serzeniş değil, derinlerde bir yerde büyüyen görünmez bir salgının habercisidir. Tam da bu yüzden, bugünün insanını esir alan iki büyük ruhsal fırtınayı, yani anksiyete ve panik atağı, yapay sınırlarından arındırarak kelimenin tam anlamıyla bir çağ hastalığı olarak masaya yatırmak gerekiyor.

​Kaygı, aslında insanın hayatta kalabilmesi için evrimsel mirasımızın bize bıraktığı en kusursuz koruma mekanizmalarından biridir. İlkel çağlarda balta girmemiş bir ormanda vahşi bir hayvanla burun buruna gelen insan, bu sistem sayesinde hayatta kalırdı. Tehlike anında kalp atışları hızlanır, kan hayati organlara ve kaslara pompalanır, algılar keskinleşir ve vücut topyekûn bir "savaş ya da kaç" moduna geçerdi. Ancak yirmi birinci yüzyılın modern insanı için tehlike kavramı tamamen şekil değiştirdi. Bugün artık sokaklarda vahşi hayvanlar yok; fakat onların yerini alan çok daha sinsi, soyut ve süreklilik arz eden yeni nesil "aslanlar" var. Yetiştirilmesi gereken projeler, ödenmesi gereken faturalar, bitmek bilmeyen ekonomik belirsizlikler, sosyal medyanın yarattığı o sahte ve kusursuz hayatların altındaki gizli yetersizlik hissi ve her saniye cebimize düşen kötü haber bombardımanı. Beynimiz, bir e-postayı ya da geleceğe dair bir belirsizliği, tıpkı o ilkel ormandaki ölümcül tehdit gibi algılamaya başladığında kaygı kronik bir hal alıyor. Alarm sistemi bir kez bozulmaya görsün, ortada hiçbir somut tehlike yokken bile zihin kendi içinde durmaksızın en felaket senaryoları yazmaya, kendi kendini tüketmeye başlıyor.

​İşte bu sisli ve sürekli kronik kaygı ikliminin tam ortasında, bazen aniden ve hiçbir davet beklemeden bir fırtına kopar; buna panik atak diyoruz. Hayatında bu fırtınayla hiç yüzleşmemiş birine o anı, o çaresizliği anlatabilmek neredeyse imkânsızdır. Panik atak, zihnin ve bedenin kontrolünün bir anda elinizden kayıp gittiği, mantığın tamamen devre dışı kaldığı bir kırılma anıdır. Kalp göğüs kafesini parçalamak istercesine çarpar, nefes boğazda düğümlenir, eller titrer ve o saniyeler içinde insan, hayatının sonuna geldiğine, o an orada kalp krizi geçirip öleceğine ya da aklını tamamen yitireceğine inanır. Bu fiziksel belirtiler o kadar yoğun ve o kadar gerçektir ki, her gün binlerce insan acil servislerin kapısını bu korkuyla çalar. Yapılan tahlillerin, çekilen ultrasonların temiz çıkması ise fırtınanın kalpte ya da ciğerlerde değil, beynin yanlış alarm butonuna basmasında saklı olduğunu gösterir. Bu durum, modern yaşam tarzının tekdüzeliğine, hızına ve yalnızlığına karşı insan ruhunun ve bedeninin gösterdiği çok güçlü, adeta "Yavaşla, artık taşıyamıyorum" diyen feryadıdır.

​Peki, her yanımızı saran bu görünmez kuşatmadan, bu ruhsal fırtınadan çıkış yolu yok mudur? Şüphesiz ki vardır. Bu amansız mücadelede bilinmesi gereken ilk ve en önemli şey, bu yalnızlık çağında aslında asla yalnız olmadığımızdır. Milyonlarca insan her sabah aynı görünmez yükle uyanıyor ve aynı içsel savaşın cephelerinde çarpışıyor. Bu durum bir iradesizlik, bir karakter zayıflığı ya da bir şımarıklık değil; modern dünyanın insan kimyasına dayattığı ağır şartların bir neticesidir. Bu fırtınayı dindirmenin yolu, öncelikle onun bir düşman değil, bize sınırlarımızı hatırlatan sert bir öğretmen olduğunu kabul etmekten geçer. Atak anında nefesi kontrol etmeyi öğrenmek, derin ve yavaş soluklarla beyne "Her şey yolunda, güvendesin" sinyalini gönderebilmek en güçlü kalkandır. Bunun yanı sıra, zihni sürekli uyaran ve bizi gerçeklikten koparan dijital gürültüyü azaltmak, hayatın hızını bilinçli olarak yavaşlatmak lüks değil, bir hayatta kalma stratejisidir. Ve en nihayetinde, ruhumuz daraldığında, işin içinden çıkamadığımızda bir uzmandan, bir psikolog veya psikiyatristten profesyonel destek almak, tıpkı ağrıyan bir diş için hekime gitmek kadar doğal ve meşrudur. Bilişsel yöntemler ve terapiler, insana kendi zihninin labirentlerinde kaybolmadan yürümeyi öğretir. Günün sonunda unutmamak gerekir ki, gökyüzünü kaplayan bulutlar ne kadar koyu, patlayan fırtına ne kadar şiddetli olursa olsun, arkasındaki gökyüzü her zaman mavi ve her zaman sakindir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Makbule Pekdoğan Arşivi

İnanmak istiyoruz ama...

17 Temmuz 2026 Cuma 09:27

Bavuldaki Memleket

01 Temmuz 2026 Çarşamba 17:00

Büyüdükçe Neleri Kaybettik?

01 Haziran 2026 Pazartesi 10:00

Mezuniyet mi, şatafat yarışı mı?

21 Mayıs 2026 Perşembe 12:41

Anne

10 Mayıs 2026 Pazar 12:54

Çocuk Olmaya Vaktim Yok

03 Mayıs 2026 Pazar 14:00

Gag Demeden Et, Gug Demeden Su

26 Nisan 2026 Pazar 11:57

Bilmekten "Ol"maya Geçiş

14 Nisan 2026 Salı 13:46