Makbule Pekdoğan

Makbule Pekdoğan

Başarı Diye Alkışlanan Ahlaki Çöküş

Toplum olarak büyük bir yalanın içindeyiz. Çocuklarımızı yarış atı gibi koştururken, onları birer insan değil, birer “meslek kodu” olarak gördüğümüz gerçeğini süslü başarı hikâyeleriyle örtüyoruz. Rakamlarla avutuyor, sıralamalarla kendimizi temize çekiyoruz. Oysa bu parlak tabloların arkasında sessiz ama derin bir çöküş yaşanıyor.

Yavaşlamaya tahammülümüz kalmadı.
Düşünmeye, durup bakmaya, hissetmeye…

Hayat bir yarış pistine dönüştü; nefes alan değil, hızlanan kazansın istiyoruz. Derinlik gereksiz bir yük, sükûnet zaman kaybı, tereddüt zayıflık sayılıyor. Her şey ölçülebildiği, sıralanabildiği ve yarıştırılabildiği kadar değerli kabul ediliyor.

Bu yüzden vicdan ve merhamet yolun kenarında kalıyor. Biz hızla ilerliyoruz; neyi ezdiğimizi dönüp bakmadan.

Alkışladığımız şey emek değil artık. Hız alkışlanıyor, skor alkışlanıyor, sonuç alkışlanıyor. Kim daha çabuk çözdü, kim daha yüksek aldı, kim daha erken geçti… Geriye kalan her şey –ahlak, karakter, merhamet, inanç– sessizce değersizleşiyor.

Eğitim dediğimiz şey, çoktan insan yetiştirme iddiasını kaybetti. Bir üretim bandı gibi çalışıyor: giren ham madde, çıkan standart ürün. Ölçülebilen makbul, ölçülemeyen fazlalık. Vicdan, merhamet, adalet duygusu; sınav kitapçıklarına sığmadığı için müfredatın dışına itiliyor. Sonra da bu eksikliği “başarı hikâyeleriyle” örtmeye çalışıyoruz. Oysa ortada başarıdan çok, ciddi bir insan kaybı var.

Sonra şaşırıyoruz. Karşımıza matematik problemlerini saniyeler içinde çözen ama karşısındaki insanı görmeyen doktorlar çıkınca… Hastayı bir dosya numarasına, bir gelir kalemine indirgeyen soğuk bir profesyonellik hâkim olunca…

Aynı çürümeyi adalet kürsülerinde de görüyoruz. Yasayı ezbere bilen ama güçlünün karşısında susan, haksızlığın karşısında kıpırdamayan hukukçular yetiştiriyoruz. Vicdanı ağır gelen, adalet duygusu konforu bozan gençler ise daha yolun başında eleniyor. Çünkü bu sistem doğru olanı savunanı değil, sessizce uyum sağlayanı ödüllendiriyor.

Bugün sokakta “paran kadar sağlık, adamına göre adalet” diye haykırılıyorsa, suçlu sadece o doktorlar ya da o hâkimler değildir. Bu düzen kendiliğinden oluşmadı. Mesleki yeterliliği her şeyin önüne koyup ahlaki sorumluluğu ikinci plana iten bir anlayışın yıllara yayılan sonucudur bu. Unvanlar yüceltilmiş, karakter ihmal edilmiştir. Soğukkanlılık, mesafe ve duygusuzluk “profesyonellik” etiketiyle parlatılmış; vicdan ise meslek hayatında taşınması zor bir yük gibi gösterilmiştir.

Bu yüzden toplumda güven duygusu sarsılmıştır. Adalet dağıtması gereken kürsülere, sağlık dağıtması gereken kurumlara, doğruyu aktarması gereken ekranlara karşı derin bir kuşku vardır. Savcıya, hâkime güvenmekte zorlanan; beyaz önlüğe, kravatlı yüzlere temkinle yaklaşan bir toplum ortaya çıkmıştır. Kendisine güven telkin eden bazı medya yüzlerinin ağır suçlarla anıldığı, “namus” ve “ahlak” dersi veren programların ahlaki çöküşle gündeme geldiği örnekler hafızalardadır. Buradaki sorun tek tek kişiler değil; bu çelişkileri mümkün kılan zihniyetin kendisidir. İnsanların ne bildiği ölçülmüş, ama nasıl bir insan oldukları sorulmamıştır.

Oysa bu ülkenin ihtiyacı daha fazla yarış atına değil.
Daha hızlı koşanlara, daha çok ezberleyenlere, daha iyi sıralama yapanlara değil…

Bu ülkenin ihtiyacı vatanını gerçekten seven gençlere. Menfaatine göre yön değiştirmeyen, inancını kariyer basamaklarında bırakmayan, ahlakını pazarlık konusu yapmayan insanlara. Ülkesini sadece nutuklarla değil; adaletle, emekle, vicdanla seven bir nesle…

Biz çocuklara sadece nasıl kazanacaklarını öğrettik. Kaybetmenin onurunu, kazanırken bozulmamayı, güçlüye karşı dimdik durmayı öğretmedik. Haksızlık karşısında susmanın bir ayıp olduğunu anlatmadık. Sonra da karşımıza diplomalı ama yönsüz bir kalabalık çıktı. Kenarda ise sessizce bekleyen, ahlaklı, inançlı, vatanına bağlı gençler kaldı.

Bu yaşadığımız bir eğitim krizi değil; açık bir insanlık aşınmasıdır.
En iyi problem çözeni değil, en iyi insanı seçmediğimiz sürece ne hastaneler şifa dağıtır ne mahkemeler adalet sağlar. Bu sistem böyle devam ederse sadece kâğıt biriktiririz, unvan çoğaltırız; ama insan kaybederiz. Ve insan kaybeden bir toplum, ne kadar başarılı görünürse görünsün, aslında çoktan kaybetmiştir……. Bir sonraki yazımda yeniden buluşmak ümidiyle; hoşça ve mutlu kalın.”

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Makbule Pekdoğan Arşivi

Vahşetin Görünmez Ortakları

18 Ocak 2026 Pazar 11:49

Söylediklerimizden İbaretiz

12 Ocak 2026 Pazartesi 13:11

Gaz Lambasından Dijital Karanlığa

05 Ocak 2026 Pazartesi 15:23

Af Değil, İnfaz İflası

31 Aralık 2025 Çarşamba 14:13

İçinizdeki Çocuk Evsiz mi?

22 Aralık 2025 Pazartesi 16:05

Ne Ekiyorsan Onu Yaşarsın

16 Aralık 2025 Salı 13:00

Bilinçli Yaşama Sanatı

09 Aralık 2025 Salı 13:29

Yarım Kalan Duyguları Tamamlamak

26 Kasım 2025 Çarşamba 10:49