Dr. Ahmet Polat
Fıtır Sadakasının Teşrî’ Hikmeti
Bu yazıda, fıtır sadakasının hikmet-i teşrî’i, başka bir ifadeyle niçin vacip kılındığı sorusuna cevap aranacaktır. Konunun sağlam bir zeminde ele alınması için öncelikle fıtır sadakasının tarihi seyrine değinmek yerine olacaktır.
Bilindiği üzere İslâm güneşi, ilk olarak Cahiliye Araplarının yaşadığı Arabistan topraklarında doğmuştur. Teşrî’ (dinin emir ve yasaklarının konulduğu ve Hz. Peygamberin (s.a.s.) yaşadığı vahiy) ortamında, dinin özüne ters düşen örf ve âdetlerin ortadan kaldırılması gerekiyordu. Toplumda yerleşik hâle gelmiş bu uygulamaların kaldırılması, doğal olarak onların yerine İslâm’ın değerleriyle örtüşen bir alternatifin getirilip konulmasını da zaruri kılıyordu.
Kumardan kazandıkları deve etini prensip olarak ihtiyaç sahibi fakirlere tahsis eden Araplar, bu hissenin büyük kısmını putlarının bulunduğu mabetlerine bağışlamaları suretiyle fakirler çoğu zaman mağduriyet yaşardı. İşte toplumumuzda fitre diye bilinen fıtır sadakası (sadaka-i fıtr), zengin Cahiliye Araplarının fakirlere yönelik düzensiz ve keyfi yardımlarına karşılık, daha sistematik, düzenli ve kapsayıcı bir alternatif olarak ihdas edilmiştir.
Fıtır sadakası, aynı zamanda Câhiliye döneminde meysir adı verilen kumar yoluyla elde edilen haram kazançların yerine, helal ve meşru gelirlerden verilen bir ibadet olarak konumlandırılmıştır. Böylece hem toplumdaki yanlış uygulamalar bertaraf edilmiş hem de fakirlere yönelik yardımın temiz, meşru ve ahlâkî bir zemine oturtulması sağlanmıştır.
Hicri ikinci yılda, Şaban ayı içerisinde, (oturduğu ev, bindiği araba ve ev eşyaları gibi) aslî ihtiyaçlarının hâricinde nisap miktarı (80.18 gram altın değerinde) mala sahip olan Müslüman için fıtır sadakası önce farz kılınmıştır. Ancak zekâtın farz kılınmasıyla birlikte fıtır sadakası uygulama bakımından (amelî yönden) vacip hükmünü almıştır. Burada dikkat çekilmesi gereken bir başka husus daha vardır: Fitre, sadece Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ümmetine has bir ibadettir. Diğer bir deyişle, önceki ümmetlerde sadaka-i fıtır bulunmamaktaydı.
Bazı âlimler, fıtır sadakasını namazdaki sehiv secdesine benzetmişlerdir. Nasıl ki, namazda (vacibin terk veya tehiri ya da farzın sadece tehir edilmesi suretiyle) meydana gelen hataları telafi etmek için sehiv secdesi yapılıyorsa, oruçta da dil (kalp kırma, gıybet, boş konuşma), göz (harama bakma) ve kulağın (gıybet ve kötü söz dinleme gibi) işlediği kusurlar orucun manevi bütünlüğüne zarar verir. Bu tür hatalara karşılık sadaka vermek, oruç üzerinde oluşan manevi lekelerin giderilmesine vesile kılınmıştır. Böylece fıtır sadakası, orucun manevi kemâlini tamamlayan bir ibadet niteliği kazanmıştır.
İslâm’da kast sistemi bulunmaz; sosyal statü, renk, ırk veya meşrep farkı gözetilmeksizin bütün insanlar eşittir. Fıtır sadakası, muhtaç kimselerin bu dünyada diğer zenginler gibi yaşama hakkına sahip olduğunu gösteren bir ibadettir. Bu yönüyle, Müslümanların kardeşliğini teoriden pratiğe yansıtan önemli bir uygulamadır.
Fıtır sadakasının verilmesi, alan eli üstün tutmak ve toplum içinde onların da bir yerinin bulunduğunu göstermek anlamına gelir. İhtiyaç sahiplerinin istemek zorunda kalmaları yerine, maddî imkânı yerinde olan Müslümanların fakirleri bularak vacip olan fitrelerini vermeleri son derece nezaketli ve incelikli bir davranıştır. Böylece zengin ile fakir arasındaki muhabbet ve sevgi bağları güçlenir; toplumsal dayanışma ve kardeşlik bilinci pekişir.
Bayram gününde öksüz, yetim ve fakir kimselerin sevinç ve huzur içinde bayrama girebilmeleri, temel ihtiyaçlarının karşılanmasına bağlıdır. Bu ise toplumda güçlü bir sosyal farkındalık gerektirir. Fıtır sadakası, İslâm’ın sosyal meselelere çözüm üreten yönünü gösteren önemli bir ibadettir. Bu ibadetle amaçlanan, fakirlerin bayram günlerinde geçim sıkıntısı yaşamadan, aileleriyle birlikte sevinç ve coşku içinde bir gün geçirebilmeleridir.
Nafile ibadetlerin farzları tamamlayıcı bir nitelik taşıdığı düşüncesi, fıtır sadakasının manevi değerini daha iyi anlamayı sağlar. (Nesâî, Muhârebe, 2.) Fitre veren bir Müslüman, hem orucunun manevi eksiklerini telafi etmiş olur hem de Allah’a yakınlaşma anlamında önemli bir adım atar. Bu yönüyle fıtır sadakası, Ramazan ibadetlerinin ruhunu tamamlayan ve kulun Rabbine yönelişini güçlendiren bir ibadettir.
Bir kimse kıyamet günü hesaba çekildiğinde evvela namazdan sorguya çekilecektir. Namaz eksiklik bulunursa, bu açık (şayet varsa) nafile ibadetlerle kapatılacaktır. İşte fıtır sadakası da nafile kabilinden değerlendirilir. Fitre, ayrıca mali içerikli bir ibadet olması hasebiyle de “Doğrusu arınan ve rabbinin adını anıp namaz kılan kurtuluşa ermiştir.” (A’lâ, 87/14-15.) ayetinin işaret ettiği arınma ve kurtuluş yoluna da katkı sağlar.
Hz. Allah, bu dünyayı bir denge düzeni üzerine yaratmıştır. Bu düzen içerisinde fakirlerin de ayrı bir yeri ve önemi vardır. Zengin bir Müslümanın, fakir bir din kardeşini bularak fitresini ona teslim etmesi, dünya düzeninde fakirlerin de hak sahibi olduğunu hissettirmesi bakımından büyük anlam taşır. Böylece hem toplumsal adalet duygusu canlı tutulur hem de ihtiyaç sahiplerinin toplumun onurlu bir parçası olduğu gerçeği pekiştirilir.
Mühim Bir Hatırlatma
Fitre, zekât, fidye ve sadaka gibi ibadetler mali nitelik taşır. Bu nedenle geniş bir etki alanına sahip olan bu ibadetler, zaman zaman ehil olmayan veya yeterli ilmî altyapıya sahip bulunmayan bazı kimselerin iştahını kabartabilmektedir. Bu bağlamda, din ve diyanetle gerçek anlamda ilgisi olmayan kimi muhteris ve istismarcı kişiler, muhatap oldukları kitlenin fitre ve zekâtlarına talip olmakta, hatta bunları toplamaktadır.
Oysa bu tür yardımların geçerli olabilmesi için temlik şartı vardır. Daha açık bir ifadeyle, toplanan bu paraların mutlaka muhtaç kimselerin bizzat ellerine teslim edilmesi gerekir. Bu şart yerine getirilmediğinde, ibadetin maksadı zedelenir ve fakirlerin hakkı başka amaçlara yönlendirilmiş olur.
Oysa fitre ve zekâtın personel maaşı, bina gideri veya benzeri kurumsal masraflar için kullanılması caiz değildir. Bu tür mali ibadetlerde temlik şartı esastır. Yani verilen meblağların mutlaka muhtaç kimselerin bizzat ellerine teslim edilmesi gerekir. Bu şart yerine getirilmediğinde ibadetin hem fıkhî geçerliliği hem de sosyal amacı zedelenmiş olur.
Türkiye’nin her yerinde kurumsal alt yapıya sahip olan Türkiye Diyanet Vakfı, yukarıda mezkûr olumsuzlukların hiçbirini taşımamaktadır. Bu nedenle, söz konusu emanetleri en sağlıklı şekilde yerine ulaştırılmasının ilk yolu, bunları eş-dost, akraba veya mahalledeki ihtiyaç sahipleri gibi doğrudan bilinen kimselere bizzat teslim etmektir. Eğer bu imkân bulunmuyorsa, hesapları devlet tarafından denetlenen TDV’ye makbuz karşılığında bağış yapılabilir.
TDV’nin fitre, zekât, fidye ve sadaka için ayrı hesaplar bulundurması, yapılan bağışların ilgili kalemde ve bağışçının beyanına uygun şekilde mahallinde sarf edilmesini sağlamaktadır. Bu yönüyle TDV hem ibadetin fıkhî geçerliliğini koruyan hem de emanet bilincini güçlendiren güvenilir bir kurum niteliği taşır.
Kısaca, bağışlarımızı doğrudan ihtiyaç sahiplerine ya da bu hizmeti ehliyet ve liyakatle yerine getirebilecek güvenilir vakıflara teslim etmek, istismara kapı aralamamak açısından son derece önemlidir. Aksi hâlde, bir ömür boyu dinî değerlere mesafeli duran veya mukaddesat karşıtlığıyla bilinen bazı zümrelerin, mali ibadetlerde aracılık rolü üstlenerek kendi çıkarlarını öncelemeleri gibi sakıncalı durumlar ortaya çıkabilir. Bu sebeple fitre, zekât vb. mali ibadetlerin doğru ellere ulaştırılması hem ibadetin sıhhatini korur hem de toplumdaki güven duygusunu pekiştirir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.