Antalya’da her yaz ciğerimizi dağlayan orman yangınları, sadece gözümüzün önündeki yeşili değil, o ormanın kucağında nefes alan binlerce canı ve aslında çocuklarımızın geleceğini de kaybettiriyor.
Gökyüzüne yükselen kapkara dumanlar çekildiğinde geride kalan simsiyah toprağa bakıp sadece üzülmek yetmiyor. Çünkü biliyoruz ki, yangını söndürmek kadar önemli olan şey, o yangına sebep olacak duyarsızlığı hiç üretmemektir. Bu da ancak evlatlarımıza küçük yaşta vereceğimiz o derin çevre bilinciyle mümkündür.
Peki biz çocuklarımıza doğayı korumayı nasıl anlatacağız? Burada bizim en büyük rehberimiz, köklü medeniyetimiz ve manevi değerlerimizdir.
Bizler, kıyametin kopacağını bilse dahi elindeki fidanı toprağa dikmeyi tembihleyen bir peygamberin ümmetiyiz. Ağaç dikmeyi sadece bir doğa olayı değil, dikilen her fidanı ve gölgesinde soluklanan her canlıyı birer amel-i salih olarak gören bir anlayıştan geliyoruz.
Çocuklarımıza anlatmalıyız ki; bir ağacın dalını sebepsizce kırmak ya da ihmalle bir ormanın yanmasına göz yummak, sadece doğaya değil, o ormanda yaşayan karıncadan kuşa kadar her canlının hakkına girmektir. Ormanları korumak, gelecek nesillerin hakkını muhafaza etmektir.
Piknikte bırakılan bir cam şişenin güneşle birleşip koca bir ormanı küle çevirebileceğini, bir kıvılcımın yüzlerce yıllık bir birikimi yok edebileceğini evlatlarımıza anlatırken, onları doğanın bir parçası yapmalıyız. Toprağa kendi eliyle bir fidan diken, onun büyüyüşüne şahitlik eden bir çocuk, yarın bir gün doğaya zarar vermeye kıyamaz.
Antalya’daki yangınların önüne geçmek istiyorsak, önce çocuklarımızın yüreğine ağaç sevgisini ve merhameti ekmek zorundayız.
Ağacın gölgesini emanet, korumasını insanlık vazifesi bilen bir nesil yetiştirdiğimiz gün, ormanlarımız da geleceğimiz de emniyette olacaktır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.