Dr. Ahmet Polat
Toplumsal Çözülmenin Kilometre Taşları II
Köyden Kente Göç
II. Dünya Savaşı sonrası, nüfusun artmasıyla birlikte, daha müreffeh bir hayat umuduyla özellikle 1950’lerden itibaren köyden kente göç başlamıştır. Bu göç dalgasının yanı sıra, belirli bir kesimin iltica, eğitim ve çalışma gerekçeleriyle farklı ülkelere gittikleri bilinmektedir.
1950’lerde, kırsal kesimde yaşayanların oranı %75 idi. Bu kesim, köylere gönderilen İmam-Hatiplerin yanı sıra Anadolu İrfanı diye tanımladığımız, eğitim sisteminden geçmişti. Anadolu İrfanı, yüzyıllardır süregelen dini ve milli hasletlerle yoğrulmuş bir yaşam tarzıydı. Köy odalarında sözü dinlenir büyükler, baş köşeye oturarak seferberlik hatıralarını anlatır, ibretlik kıssalar ve hikmetli öğütler nasihatlerde bulunurlardı. Bununla birlikte, Kur’an ve Sünnet’ten süzülmüş deyimleri, günlük hayatlarında yaşayan canlı bir kültür hazinesi olarak sonraki nesillere belirli bir disiplin çerçevesince aktarılırdı.
Bir zamanlar TBMM Başkanlığı yapmış Ferruh BOZBEYLİ’nin (1927-2019), İkinci Cemre isimli eserinden alıntı yaparak Anadolu irfanının ne anlama geldiğini izaha çalışalım:
‘Bir bayram günüydü. Evimizde misafirlerimiz vardı. Politikacının bulunduğu toplantılarda politik konular daima gündemdedir…. O günkü konu da seçimle ilgiliydi. Seçim kanunlarının yetersizliği, seçme ve seçilme hakkı, seçilenlerin sorumluluğu gibi sorunlar üzerinde sohbet ediliyordu. Misafirlerden birisi şu ifadelerde bulundu: “Her şeyden önce seçmen sorunu açıklığa kavuşmalı. Seçmen yaşı yirmi iki olmuş, on sekiz olmuş bence sorunu çözmeye yetmez. Yaş kaydının dışında da bazı nitelikler aranmalı. Okur-yazarlık derecesi göz önünde tutulmalı. Seçme işi bir bilgi işidir. Cahil, dünyadan habersiz kimselerin seçtikleri de kendilerine benzer. Hiç değilse lise mezunu olma şartı aranmalı.”
…. O sırada kapı çalındı. Bizim kapıcı geldi ve şunları söyledi: “Aşağıda bir park bekçisi var. Bayramınızı kutlamak için size gelmek istiyor.” Buyursun gelsin dedim. Yaşlıca adamdı. İçeriyi kalabalık görünce salona girmek istemedi. “Bayramınız mübarek olsun beyim, ben girmeyeyim” dedi. -Nasıl olur, buyur otur. Kahvemizi iç, şeker al, bayram adeti böyledir, dedim. Kapıya yakın bir yere oturdu. Hatırını sorduk. Yozgat’ın bir köyündenmiş. Bizim çocuklar da oradan oraya koşuyor, yaramazlık yapıyorlardı. Onları durdurmak için: “Haydi çocuklar! Ya sokağa ya odanıza… Yaramazlık yok” dedim. Bir sessizlik oldu. Yozgatlı park bekçisi: “Efendi, şimdi bu çocukların akılları tabanlarının altındadır. Zamanla dizine, beline, midesine çıkar. Sonra da başlarına varır. Bazen hızlı çıkar, başlarının bir karış üstünde kalır. Ana babanın vazifesi bu çocukların tabanlarının altındaki akılları, başları gelinceye kadar onlara yardım etmektir. Bayramdır, çocuklara dokunma...”
Misafirlerden birisi: “Ne güzel şeyler söylüyorsun. Kimden öğrendin bunları?” Park bekçisi: “Rahmetli babam söylerdi. Ama biz aklımızı başımıza alıp da okuyamadık. Öğüdü tutmak, öğüt vermekten daha zor oluyormuş.”’ (Ferruh BOZBEYLİ, Birinci Cemre, s. 15-18, Selçuklu Yayınları, 1978.)
Bu ifadelerden sonra can alıcı şu soruyu soralım: Yozgatlı park bekçisi amcamızın, babasının eğitim seviyesi neydi? Hikmet ve tecrübe içeren bu nasihatleri kimden öğrendi?
Esasında bu alıntı, “Osmanlı halkı cahil bıraktı, Anadolu’ya yatırım yapmadı, okur-yazar oranı düşüktü…” gibi söylemlere de cevap niteliği taşımaktadır. Zira köylerde imamlar, köy idaresinde yer almış ilim ve hikmet eksenli eğitim vermişlerdir. Bir an olsun imamın bulunmadığını varsayalım: O zaman da köy odalarındaki gün görmüş yaşlı ve hatırı sayılır kimselerin sohbetleriyle şifahi kültürün ve irfan geleneğinin aktarıldığını söyleyebiliriz. Nitekim 1940’lı yıllarda yaşayan dedelerimizin ve [Musa ANTER (1920-1992) gibi] o dönemde yaşayıp hatırat yazanların aktardıkları da bu yöndedir.
Hemen burada şu itiraz gelebilir: “Canım, dini bilgi diye aslı astara olmayan dolgu malzemesi diyebileceğimiz hikâye ve hurafelerle din/kültür eğitimi mi olurmuş?” Cevaben şöyle deriz: Her türlü bilgi ve belgeye rahatça ulaşabileceğimiz (içinde yaşadığımız) bilgi çağıyla o dönemi kıyaslayamayız. Şöyle ki, Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte alfabenin değiştiği, kaht-ı ricalin yaşandığı, tercüme ve telif eserlerin yok denecek kadar az olduğu yıllarda, “Kuşkusuz ki, din nasihattir. Kuşkusuz ki, din nasihattir. Kuşkusuz ki, din nasihattir.” (Ebu Davud 4944 vd.) Hadisi temel düstur edinilmiştir. En basit ifadeyle, meclislerde, anlatılan hikâyelerin aslının olup olmamasından öte, öğüt verme/alma öncelenmiştir.
Köyden kente göçle birlikte, “mahalle baskısı” diye tanımlayabileceğimiz emri bil maruf nehyi anil münkerin (iyilikleri emretme, kötülüklerden alıkoyma) takip sisteminin sekteye uğradığı anlaşılmaktadır. Örneğin, Balışeyh’in Bıyıkaydın köyünde yaşayan birisi, Battalobası yada Kösedurağı köyünee geldiğinde yahut Anadolu’da yaşayan biri Antalya ya da Alanya’ya gittiğinde, Toros Dağlarını aşarken kendisini psikolojik anlamda çok rahat hisseder. Çünkü onu tanıyabilecek kimse kalmadığından istediği gibi giyinir, dileği gibi yer, içer. Tabiri caizse, kontrol mekanizmasından uzaklaştığı için sırtındaki/omzundaki tüm yükleri atmış gibi rahat davranır. Oysa köyde yahut tanıdıklarının bulunduğu muhitte yaşayan birisi, tanındığını ve herhangi bir yanlışında uyarılacağını bildiği için kontrolü daima elinde tutar, nefsinin esiri olmaz.
Sosyal bir varlık olan insanın, daha önceki yaşadıkları memleketlerinde töre, örf, dini ve kültürel anlamda bir otorite var iken, yeni yerleşim birimlerinde bu otoritenin ve ayrıca beslenebileceği kaynağın bulunmaması, beraberinde bocalamayı getirmiştir. Mahalle baskının devre dışı kalmasının sonucu oto kontrol sistemi yitirilmektedir.
Daha iyi bir gelecek için şehre taşınan kitleler, maddi anlamda tatminkâr olsalar bile kendilerini ikaz edecek, anlayacağı dilden konuşacak onları manen yetiştirebilecek ortamları buldukları pek söylenemez. Zira büyüme plansız olunca, büyükşehirlerin kenar mahalleleri alelade ve öngörüsüz biçimde imara açılmıştır. Farklı bölgelerden büyük şehirlere gelen aileler, zamanla yeni yerleşim birimleri hâline gelen (ve daha önce herhangi bir yapı bulunmayana) kenar mahallelerde hayata tutunmaya çalışmışlardır.
Yahut gittikleri yabancı ülkenin baskın kültürü ile kendi kültürleri arasında arada kalarak kimlik kargaşası içerisinde hayatlarını sürdürmüşlerdir. Bu esnada beslenilen kültürel kaynaklardan mahrum kalmışlardır. Daha sonraları ülkemizden gönderilen eğitimciler ya da din görevlileri bu açığı kapatmaya çalışsalar da arzulanan seviyeye ulaşılamadığı müşahede edilmiştir. Batı Kültürü’nün etkisi altında yaşayan yeni jenerasyon, âdeta iki arada bir derede kalmıştır. Neticede de gurbet ellerinde nevzuhur bir nesil ortaya çıkmıştır.
Diğer taraftan, köyde yaşamla şehirde yaşamın maliyeti karşılaştırıldığında, şehirdeki yaşamın daha külfetli olduğu söylenebilir. Şöyle ki, ulaşım, kira, mutfak ihtiyaçları ve ısınma gibi kalemler, bireyi her gün daha fazla para kazanmaya sevk eden faktörlerdir. Hâliyle daha fazla kazanabilmek için yalana, hileye, aldatmaya ya da gaspa yönlendirecektir. Neticede helal-haram hassasiyeti kaybolacaktır. Haram yolla elde edilen rızıkla nesiller bozulmuştur.
Ayrıca mozaik gibi birden fazla kültür ve medeniyeti bünyesinde barındıran (İstanbul, İzmir, Ankara, Adana vd.) şehirler, yeni gelen bireylerdeki mahremiyet ve tesettür hassasiyetini de zayıflattığını unutmayalım. Bu bağlamda şehre taşınan dedemiz/ninemiz ile onun torunlarının giyim kuşam tarzında büyük oranda değiştiği rahatlıkla göreülebilir.
Gecekondu adı verilen yeni yerleşim birimlerinde, bireyin farklı kültürlerle etkileşim içerisine girmesiyle karma kültür ortaya çıkmış, bu da köksüzlüğü, yozlaşmayı ve vasatlığı meydana getirmiştir.
Sözün özü, daha iyi bir gelecek için köyden kente göç, maddi yönden belirli faydalar sağlasa da bunun yanında, var olan mevcut kültür hazinemizin yitirilmesiyle toplumsal çözülmenin kilometre taşı olmuştur.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.