Mehmet Bayrak
Tebük’ün tek şehidi (3)
“–Anam-babam Size fedâ olsun yâ Rasûlâllah! Rabbimin rızâsı ve cennetine nâil olabilmem için duâ eder misiniz?” Nebîler Sultanı yine sükût buyurdular…
Halbûki; daha evvel yüz bin kişilik ordularıyla, Mûte’de karşılaştıkları üç bin İslâm mücâhidinden gereken dersi alan Rumların, cesaretleri kırılmış, mecalleri kalmamıştı. Şimdi ise, Nebiyy-i Müeyyed Efendimiz’le canlarını uğrunda fedâya hazır, otuz binlik ashâbı üzerlerine yürüyüp Tebük’e kadar gelmişken, gözleri korkmuş, ödleri kopmuştu. Bu yüzden gelemeyecek, kaçacaklar ve Tebük’te savaş olmayacaktı.
Ama Zü’l-bicâdeyn bundan habersiz, talebinde ısrar ediyordu. Habîbullâh’ın yapacağı bir duânın reddolmayacağının farkındaydı. Şehâdet; ebedî fevz u felâhı yakalama teminatıydı çünkü.
“–Ey Rabbim! Zü’l-bicâdeyn’in kanını cehennem ateşine haram kıl!” buyurdu.
“–Yâ Rasûlâllah! Ben şehâdet istemiştim!”
Şehâdet arzusuyla yanmış bir sînenin bu kadarla kanması elbette mümkün değildi.
Cuma günü, otuz bin kişilik İslâm ordusu namaz için saf tutunca bütün insanlara hatip olan Fahr-i Kâinat Efendimiz, Tebük meydanını dolduran ashâbına hitâben îrad ettiği meşhur hutbelerinde şöyle buyurdular:
“… İyi biliniz! İnsanların en hayırlısı; atının ya da devesinin yahut piyade olarak ayaklarının üstünde ölünceye kadar Allah yolunda koşuşturan kimsedir.
İyi biliniz! İnsanların en kötüsü; Allâh’ın kitabını okuyup ondaki hükümlere uymayan günahkâr, cüretkâr ve fâcir kimsedir…”
Allah yolunda şehid olmak için can atan Zü’l-bicâdeyn -radıyallâhu anh-, hutbeyi herkes gibi işitmişti. Bunu fırsat bilerek ashâbıyla birlikte çadırının önünde oturmakta olan Rasûl-i Ekrem’e yakınlaştı:
“Yâ Rasûlâllah! İnsanların en hayırlısı olabilmem için bana duâ buyurur musunuz?”
Fahr-i Kâinat Efendimiz, merâmını gayet iyi anlayıp bildiği sahabîsine mütebessim bir edâ ile nazar kılarak şöyle buyurdu:
“Allah yolunda harbe çıktıktan sonra, hayvanından düşüp ölsen de, hummâya yakalanıp hastalıktan ölsen de fark etmez! Şehidsin! Asla gam çekme! (Burada bulundukça ölümün her türlüsü) şehidlik için sana yeter!”
Ertesi gün Hazret-i Abdullâh’ı görenler alnında terlerle gayet hâlsiz gördüler.
“–Ne oldu? Neyin var Zü’l-bicâdeyn?” diye sorduklarında;
“–Hastayım!” diyebildi. Ateşler içinde yanan vücudu titriyordu. Hummâ hastalığına yakalanmış, Allah Rasûlü’nün haber verdiği sûrette şehâdeti tahakkuk etmeye başlamıştı.
Bundan sonrasını bir başka Abdullah’tan, Abdullah İbn-i Mes‘ud -radıyallâhu anh-’tan dinleyelim:
O gece fecre yakın bir vakitte uyandım. Uzakta, karargâhın kenarında; hareket hâlinde meş‘aleler vardı. Işıkların geldiği tarafa gidip bakınca bir de ne göreyim! Abdullah Zü’l-bicâdeyn el-Müzenî vefat etmiş, ashab da onu taşıyorlardı. Fahr-i Âlem Efendimiz dahî oradaydı. Bir yere gelindiğinde Efendimiz’in işaretiyle mezar kazılmaya başlandı. Mezar hazır olup Allah Rasûlü de içine girince, Hazret-i Ebûbekir ile Hazret-i Ömer, Abdullâh’ı kabrine indirmek üzere tekrar yüklendiler. Rasûlullah Efendimiz onlara;
“Kardeşinizi bana iyice yaklaştırın!” buyurdu. Onlar da Abdullâh’ı yavaşça indirdiler.
Onu kucaklayıp alan Efendiler Efendisi, Tebük’ün tek şehidini sağ yanı üzerine kabre yerleştirdi. Sonra doğrulup şöyle niyâz etti:
“Allâh’ım! Şu mezarda yatan Abdullah’tan ben râzıyım! Sen de ondan râzı ol!”
O an dizlerimin üstüne çöküverdim. İçim gıptayla dolu dolu, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Keşke o indirilen ben olaydım! Keşke kucaklanan ben olaydım! Bu iltifât-ı Peygamberî ile defnedilen ben olaydım keşke! Allah Rasûlü’nün; “Ben ondan râzıyım! Sen de râzı ol ya Râb!” sözünün muhatabı; bahtiyar Abdullah ben olaydım!7
Medine’ye hicret ettiğinde bütün sermayesi iki parça çul ile tam bir îmandı. Tebük’te bu isimsiz, meçhul kabr-i şerifte, Efendimiz’in âgûşunda (kucağında) Rabbine hicret ederken nasibi şehâdet oldu. Allah Teâlâ cümlemize onun samimiyet ve sadâkatinden hisseler nasip eylesin… Allah Teâlâ cümlemizi şefâatlerine nâil eylesin. Amîn.
Kaynak: Ömer OKUDAN okudan@yuzaki.com
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.