Tedrîcîlik, İslâm Hukuku’nun temel ilkelerinden biridir. Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde dinin anlaşılması ve yaşanmasında öncü rolü vardır.
Tedrîc, “derece” kelimesinden türemiştir ki, “yavaş yavaş yürümek, yol almak, merhale merhale elde etmek” anlamındadır. Fıkıh ıstılahında ise “Şer’î hükümlerin; nübüvvet dönemi boyunca Şeriat (dinin hükümleri) tamamlanıncaya kadar Müslümanlara peyderpey inmesi” şeklinde tanımlanmaktadır. Buna göre, dini hükümler; 23 senelik vahiy döneminde, belirli bir sistematik dâhilinde tamamlanmıştır.
Daha anlaşılır ifadeyle, vahiy ortamına tanıklık eden Müslümanların; şeriata mugayir cahiliye (sosyo-kültürel) alışkanlıklarından bir anda değil de yavaş yavaş vazgeçmeleridir. Şayet içki, kumar, zina ve faizin sıradan görüldüğü ortamda, içki ve faiz aşama aşama haram kılma yerine tek seferde yasaklansaydı bu takdirde İslâm’ı benimseyecek kimse bulunmazdı.
Önceki semavi kitaplara bakıldığında, şer’î hükümlerin bir anda (toptan) indiği ve insanların güçlükle kabullendiği anlaşılmaktadır. Oysa İslâm’da ise pek çok mesele, birkaç aşamada ve zamana yayılarak yerleşmiştir. Namaz, oruç, zekât, hac ve cihadın farz kılınması, içki ve faizin yasaklanması, selem (para peşin, mal veresiye) türü alışverişin mübahlığı gibi ibadet ve muamelata yönelik hükümler tedricen son şeklini almıştır.
Vahyin son bulması (Mâide suresinin üçüncü ayetinin inzali) ile birlikte “Tedrîcîlik İlkesi” sona ermiştir. Dolayısıyla günümüzde bu ilkeyi işleterek “dinin hükümlerini peyderpey içselleştirerek yaşamak” mevzu bahis değildir. Zira karşımızda İslâm’ı bizatihi yaşayan rol modeller mevcuttur. Ancak metot bakımından bu ilkeden yararlanabiliriz ki, konuyu birkaç misalle temellendirebiliriz: Tasavvufî öğreti alacak bir Müslüman, doğrudan nefis terbiyesine veyahut da derûnî tasavvufa yöneltmek yerine evvela taharet ve namaz öğretilir. Abdest ve namazı yerli yerince öğrenip uygulamaya geçirdiği andan itibaren de tövbe ve istiğfara yönlendirilir. Yine bir işçi veya memurun, bilgi-becerisi nispetinde, bulunduğu ortamda yükselmesi de belirli zaman diliminde gerçekleşmesi de bu kabildendir.
Tedrîcîlik, toplumun zihinlerinde yerleşmiş uygulamaların, geniş zaman dilimlerine yayılmak suretiyle dönüştürülmesidir. Bir milleti veya topluluğu değişime hazırlamadan önlerine yenilikler sunduğunuzda, umulmadık tepki ve reflekslerle karşılaşılabilir. Nitekim İsviçre Medeni Kanunu, 17 Şubat 1926 tarihinde küçük değişikliklerle tercüme edilip Türk Medeni Kanunu (TMK) adı altında ihdas edildiğinde, kanunun öngördüğü uygulama ve cezalar; milletimiz tarafından karşılık bulmaması veya uygulama zemini oluşmaması nedeniyle yıllar süren “yumuşatma ve görmezden gelmeler” ile henüz yeni yeni oturmuştur.
Namazın; önce bir, sonra iki ve beş vakte çıkması gibi kimi zaman kolaydan zora, oruçta; yeme içme müddetinin, akşamla yatsı namazı arası sınırlandırılıp sonra da imsak vaktine kadar uzatılması gibi kimi zaman da zordan kolaya evrilerek hükümlerin değişmesi anlamına gelen Tedrîcîlik; insan fıtratını gözeterek zihinsel dönüşümü gerçekleştirmektir. Arkasında ise nebevî öğreti, dinin inceliklerinin kavranıp özümsenmesi ve kalplerin yumuşaması vardır.
Toparlamak gerekirse, Tedrîcîlik; tıpkı İslâm’ın anlaşılması ve yayılmasında kritik öneme sahip olduğu gibi, çocuk yetiştirme, arkadaş kazanma, mesleki sahada aşama kaydetme, dinin derûnî yönünü yaşama gibi dünya-ahiret yolculuğunda da planlı büyüme ve inkişafın ilham kaynağıdır.