İnsan gün içinde en çok kimin sesini duyar?
Annesinin, babasının, eşinin, dostunun ya da kalabalıkların değil… En çok kendi sesini.
İçimizde hiç susmayan bir ses vardır: Yorum yapan… Hatırlatan… Yargılayan… Bazen de ayağa kaldıran…
Ve çoğu zaman hayatımızı dışarıdaki insanlar değil; içimizdeki o sesin tonu belirler. Çünkü insan, dünyayı önce kendi içinden duyar.
Bir hata yaptığınızda zihninizden geçen ilk cümlelere dikkat edin:
“Yine beceremedin.” “Sen zaten hep böylesin.” “Senden bir şey olmaz.” “Niye böyle yaptın?”
Ne kadar tanıdık, değil mi?
Ama asıl mesele şu: Çoğumuz, kendimize söylediğimiz şeyleri sevdiğimiz hiçbir insana söylemeyiz. Bir arkadaşımız düştüğünde onu ayağa kaldırırız. Yorulduğunda dinlenmesini söyleriz. Hata yaptığında teselli ederiz.
Ama konu kendimiz olduğunda… Bir anda acımasızlaşırız. Kendi içimizde en sert hâkim, en ağır eleştirmen biz oluruz.
Çünkü bize yıllarca güçlü olmanın; hata yapmamak, eksiksiz olmak ve hep ayakta kalmak olduğu öğretildi. Düştüğümüzde anlayış değil, eleştiri gördük. Ağladığımızda “Abartıyorsun.” denildi. Yorulduğumuzda “Daha ne gördün ki?” diye küçümsendik.
Ve zamanla dışarıdan duyduğumuz o sesler içimize yerleşti. Bugün adına “iç ses” dediğimiz şeyin büyük kısmı, aslında yıllarca bize söylenenlerin yankısı oldu. Artık bizi yargılayan kimse olmasa bile o görevi biz devraldık.
Oysa insanın en uzun yolculuğu, kendisiyle kurduğu ilişkiyi iyileştirme yolculuğudur. Çünkü insan, en çok kendi cümlelerinin içinde yaşar.
Kendine sürekli yetersiz olduğunu söyleyen biri, başarılarını küçümser. Kendini sürekli suçlayan biri, huzuru erteler. Kendine devamlı yüklenen biri ise hiçbir başarıda tam anlamıyla mutlu olamaz.
Bu yüzden bazı insanlar dışarıdan güçlü görünse bile içten içe eksik hisseder. Çünkü dışarıdaki başarı, içerideki savaşı susturmaya yetmez.
Kendine iyi davranmak, kendini kusursuz görmek değildir. Tam tersine; eksiklerini bilip yine de kendine saygı duyabilmektir. “Evet, hatalarım var ama bu beni değersiz yapmaz.” diyebilmektir.
İşte gerçek güç tam burada başlar. Çünkü kendine şefkat göstermek zayıflık değil; duygusal olgunluğun en güçlü hâlidir.
Bugün insanlar motivasyon videoları izliyor, başarı sırları arıyor, hayatını değiştirmeye çalışıyor. Ama çoğu zaman değişimin başladığı yeri kaçırıyor: Kendi iç sesini.
Belki de hayatımızı değiştirecek ilk şey büyük kararlar değildir. Belki sadece kendimizle konuşma şeklimizi değiştirmektir.
“Yapamadım.” yerine: “Henüz öğreniyorum.” “Başarısız oldum.” yerine: “Deneyim kazandım.” “Yetersizim.” yerine: “Gelişiyorum.”
Çünkü kelimeler sadece anlatmaz… İnşa eder. İnsan, kendi içinde kurduğu cümlelerle ya kendine bir yuva kurar ya da görünmez bir hapishane.
Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
Ben, kendi içimde kendime nasıl davranıyorum?
Çünkü insanın dış dünyada aradığı huzur, çoğu zaman kendi içinde kurduğu merhamette saklıdır. Bazen hayatı değiştiren şey büyük adımlar değildir; bazen sadece kendine söylediğin tek bir cümledir.
Ve belki de iyileşmek; ilk kez kendinle nazik konuştuğun gün başlar.
Kendimize sevgilerle…