Yarın Ola Hayrola
Tarih, milletlerin yalnızca savaşlarını değil, karakterlerini de yazar.
Bazı yenilgiler vardır; ordular kaybeder.
Bazı yenilgiler vardır; şehirler düşer.
Ama bir milletin asıl yıkımı, geleceğe dair inancını kaybettiği anda başlar.
1919 yılına girildiğinde Osmanlı Devleti artık askerî, siyasî ve ekonomik bakımdan tükenme noktasına gelmişti. Mondros Mütarekesi imzalanmış, ordular terhis edilmiş, limanlar yabancı donanmaların gölgesine bırakılmıştı. İstanbul işgal altındaydı. İzmir’e Yunan askerleri çıkıyor, Anadolu’nun dört bir yanında parçalanmanın ayak sesleri duyuluyordu.
O günlerin gazetelerine bakıldığında yalnızca bir mağlubiyet değil, derin bir moralsizlik görülür. Çünkü mesele artık bir savaş kaybetmek değildi. Mesele, bir milletin tarih sahnesinden tamamen silinip silinmeyeceğiydi.
İstanbul suskundu.
Devlet erkânı tereddüt içindeydi.
Halk yorgundu.
Aydınların önemli bir kısmı teslimiyet fikrine yaklaşmıştı.
Tam da böyle bir eşikte, bir adam başka türlü düşündü.
Mustafa Kemal Atatürk, içinde bulunulan şartların vahametini herkesten iyi görüyordu. Fakat büyük liderleri farklı kılan şey, felaketi inkâr etmeleri değil; felaketin içinde imkânı görebilmeleridir.
19 Mayıs 1919’u büyük yapan şey tam olarak budur.
Mustafa Kemal Atatürk, Samsun’a çıktığında aslında yalnızca bir şehre ayak basmıyordu; yüzyıllardır süren bir devlet geleneğinin küllerinden yeni bir irade çıkarıyordu.
Bugün geriye dönüp baktığımızda çoğu zaman yalnızca sonucu görüyoruz:
Kazanılmış savaşlar…
Kurulmuş bir Cumhuriyet…
Bağımsız bir ülke…
Oysa meselenin en çarpıcı tarafı şudur:
Bütün bunlar başladığında ortada kazanılmış hiçbir şey yoktu.
Ne güçlü bir ordu vardı,
ne ekonomik imkân,
ne de uluslararası destek.
Hatta dönemin büyük devletleri, Türk milletinin artık tarihî ömrünü tamamladığını düşünüyordu.
Fakat hesaba katmadıkları bir şey vardı:
Bir milletin iradesi.
Atatürk’ün büyüklüğü yalnızca askerî dehasında aranırsa eksik kalır. Çünkü o, her şeyden önce bir psikolojik direniş inşa etti.
Milletine yeniden şunu hatırlattı:
“Tarih, teslim olanları değil; direnenleri yazar.”
Bandırma Vapuru’nun Samsun’a doğru ilerleyişi bu yüzden yalnızca tarihî bir yolculuk değildir. O vapur, bir milletin yeniden kendisine dönüşünün sembolüdür.
Ve bu tarih, aynı zamanda bir zihniyet devrimidir.
Çünkü Atatürk, önce işgal altındaki şehirleri değil; teslim alınmak istenen zihinleri kurtardı. Milletine yeniden özgüvenini, iradesini ve bağımsız yaşama cesaretini hatırlattı.
Düşünün…
Bir tarafta işgal edilmiş şehirler,
dağıtılmış ordular,
yorgun düşmüş insanlar…
Diğer tarafta ise bütün bu tabloya rağmen “Başlayacağız.” diyebilen bir irade…
Tarih boyunca büyük dönüşümler tam da böyle başlamıştır.
Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde de çağ kapatıp çağ açtıran şey yalnızca toplar değildi; imkânsız denilene karşı gösterilen zihinsel cesaretti.
Çanakkale Savaşı’nda dünyanın en güçlü donanmalarına karşı direnen ruh da aynı ruhtu.
19 Mayıs’ta Samsun’da yanan kıvılcım da…
Çünkü bu milletin hafızasında, en karanlık zamanda bile yeniden ayağa kalkabilme iradesi vardır.
Belki de bu yüzden 19 Mayıs yalnızca bir tarih değil; bir karakter meselesidir.
Yorulduğunda yeniden ayağa kalkabilmek…
Korkuya rağmen yürüyebilmek…
Bütün ihtimaller tükenmiş görünürken bile umudu terk etmemek…
Atatürk’ün mirası yalnızca kazanılmış bir bağımsızlık değildir. Aynı zamanda bir milletin özgüvenini yeniden ayağa kaldırmış olmasıdır.
Bugün hâlâ 19 Mayıs denildiğinde insanların gözlerinde başka bir ışık oluşuyorsa, bunun sebebi budur. Çünkü bazı tarihler geçmişte kalmaz; milletlerin ruhuna dönüşür.
Ve insan bazen kendi hayatında da böyle dönemlerden geçer.
Her şeyin üstüne geldiği,
yolun görünmediği,
umut etmenin bile yorucu geldiği zamanlardan…
İşte tam o anda dönüp tarihe bakmak gerekir.
Çünkü bu ülkenin kuruluş hikâyesi, şartların uygun olduğu bir zamanda yazılmadı. Aksine, bütün ihtimallerin tükendiği düşünülen bir gecenin sabahında başladı.
Bu satırları yazarken içimde tarifsiz bir gurur var. Bu toprakların her bir karışının hangi şartlar altında, nasıl bir inançla ve nasıl bir kararlılıkla yeniden vatan kılındığını düşündükçe insanın yüreğinde hem bir sızı hem de derin bir onur hissi oluşuyor.
Bugün özgürce nefes alabiliyorsak, bu yalnızca tarihin bir sonucu değil; imkânsız denilen her şeye rağmen vazgeçmeyen bir milletin iradesinin eseridir. Ve bu mirasın bir parçası olduğumu bilmek, benim için sadece bir bilgi değil, aynı zamanda büyük bir sorumluluktur.
Ve belki de bu yüzden 19 Mayıs, geçmişte kalmış bir tarih değil; her nesle bırakılmış bir karakter sınavıdır.
Ne zaman yolunu kaybedersen…
Ne zaman karanlık büyürse…
Ne zaman “Artık olmaz.” diye düşünürsen…
“Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır. Ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim.” diyen Mustafa Kemal’i hatırla.
Ve kendine şöyle söyle:
“Farz et ki bugün 18 Mayıs 1919…
Yarın ola hayrola.”
Sevgilerimle…