Bir Nesli Kaybederken

...

"Bir toplumun uygarlık düzeyi, çocuklarına nasıl davrandığıyla ölçülür." Dostoyevski

Aklın anlamakta zorlandığı durumlar vardır. İnsan bakar, rakamları görür ama gördüğüne inanmak istemez. İşte ben de yazıma böyle bir gerçekle başlıyorum.

Bir katliam gibi...
Ama ortada ne savaş var ne işgal. Ne bombalar düşüyor gökyüzünden ne de düşman orduları yürüyor şehirlerin üzerine.
Yine de kaybediyoruz.
Hem de en kıymetlilerimizi...
Çocuklarımızı.
Ne siren sesleri duyuluyor ne de televizyonlar günlerce yayın yapıyor. Fakat geride kalan duygu aynı: yas, ağıt ve derin bir çaresizlik.


Çünkü bir toplum için en büyük felaket, geleceğini kaybetmesidir. Bir neslin umutlarını, hayallerini ve çocukluğunu göz göre göre yitirmesidir.

Bugün karşımızda duran tablo tam da bunu anlatıyor. Sayılardan ibaret gibi görünen her istatistiğin ardında yarım kalmış bir çocukluk, ihmal edilmiş bir hayat ve sessizce sönen bir gelecek var.

Ve insan ister istemez şu soruyu soruyor:

Bir nesli kaybetmeye ne zaman başladık?

Bu bir suç haberi değil; göz göre göre kaybettiğimiz bir neslin hikâyesi."


Bu çocuklar neyi kaybetti de suçu kazandı?

Şimdi gelin, duyguları ve yorumları bir kenara bırakıp rakamlara bakalım.

Çünkü bazen sayılar, kelimelerin anlatamadığını anlatır.

Ülkemizde 2015-2024 yılları arasında, 12-17 yaş grubunda suç işlemesi nedeniyle güvenlik birimlerine getirilen çocuk sayıları incelendiğinde ortaya çıkan tablo oldukça düşündürücüdür. Özellikle erkek çocuklarda yıllar içerisinde yaşanan artış, meselenin münferit olayların çok ötesinde olduğunu göstermektedir.

2015 yılında suç nedeniyle güvenlik birimlerine getirilen erkek çocuk sayısı 110 bin 656 iken, bu sayı 2024 yılında 162 bin 377'ye yükselmiştir. Kız çocuklarında ise aynı dönemde sayı 17 bin 679'dan 34 bin 439'a çıkmıştır.

Rakamlar değişse de gerçek değişmiyor: Her sayı, çocukluğunu olması gerektiği gibi yaşayamayan bir hayatı temsil ediyor.


"Peki ne oldu da çocuklarımızın bir kısmı okul sıralarından adliye koridorlarına uzanan bir yolun yolcusu oldu?"

2015-2024 yılları arasında 12-17 yaş arasında suç işlemeleri nedeniyle güvenlik birimlerine getirilen çocukların sayısı:

2015 yılında 110. 656 erkek çocuk; 17.679 kız çocuk.

2024 yılında ise 162.377 erkek çocuk, 34.439 kız çocuk. 

2020 yılında ise pandeminin etkisiyle oranlarda düşüş oldu. 

2020 yılında ise 92.235 erkek, 16.748 kız çocuk güvenlik birimlerine getirilmiştir. 

Peki bu çocuklar hangi suçlarla karşımıza çıkıyor?

Bu sorunun cevabı, meselenin boyutlarını daha iyi anlamamızı sağlıyor. Çünkü karşımızda yalnızca sayılardaki artış değil, aynı zamanda çocukların hangi alanlarda suça sürüklendiğini gösteren çarpıcı bir tablo var.

2024 yılı verilerine göre, güvenlik birimlerine getirilen çocukların işlediği suçlar arasında ilk sırayı yaralama alıyor. Onu hırsızlık, narkotik suçlar ve tehdit izliyor.

Bu tablo, sorunun yalnızca hukuki değil; aynı zamanda sosyal, ekonomik ve psikolojik boyutları olduğunu da ortaya koyuyor. Zira her suç türü, çocukların içinde bulunduğu dünyanın farklı bir yarasına işaret ediyor.

2024 yılı itibariyle işlenen suçların oranı şöyle, 

•% 40.4'ü yaralama,
•% 16.6'sı hırsızlık,
•% 8.2'si narkotik,
•% 4.6'sı tehdit,
•%30.2'si diğer suçlar.


Verilerin belki de en dikkat çekici kısmı, suçların yüzde 40,3'ünü yaralama vakalarının oluşturmasıdır.

Bu oran, çocuklar arasında şiddetin ne kadar yaygınlaştığını göstermesi açısından düşündürücüdür. Çünkü yaralama suçu, yalnızca bir kanun ihlali değil; aynı zamanda öfkenin, tahammülsüzlüğün ve sorunları konuşarak çözme becerisinin zayıfladığının da bir göstergesi olabilir.

İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: 
Çocuklarımız ne zaman anlaşmazlıkları diyalogla değil, şiddetle çözmeye başladı?

Belki de asıl tehlike, yaralanan bedenlerden önce yaralanan vicdanlardır.

Elbette her bir suç oranı kendi içinde ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Ancak bu rakamların 2024 yılında açıklanmış olması, sorunun bugün de aynı ciddiyetle devam ettiği gerçeğini değiştirmiyor.

Hatta birçok insan gibi ben de 2026 yılı itibarıyla tablonun daha da ağırlaştığı kanaatindeyim. Çünkü artık şiddet yalnızca istatistiklerde karşımıza çıkmıyor; neredeyse her gün sosyal medyada, haber bültenlerinde ve şehir meydanlarında karşımıza çıkıyor.

Bir cinayet haberi bitmeden yenisi geliyor. Bir kavganın görüntüleri gündemden düşmeden başka bir şiddet olayı ekranlara yansıyor. Sanki öfke toplumun damarlarına biraz daha işlemiş, şiddet ise hayatın sıradan bir parçası hâline gelmiş gibi...

İnsan ister istemez düşünüyor:

Çocukların büyüdüğü dünya bu kadar sertleşirken, onların bundan etkilenmemesini nasıl bekleyebiliriz?

Belki de bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, yalnızca çocukların değil, toplum olarak hepimizin aynasıdır.


Maksadım suçların sebeplerini yarıştırmak ya da tek bir nedene bağlamak değil. Her biri kendi içinde ayrı ayrı incelenmesi gereken karmaşık meseleler.

Ancak elimizdeki veriler, yaşanan olaylar ve her gün karşılaştığımız haberler bana aynı şeyi düşündürüyor:

Korkarım ki biz, ülke olarak bir nesli kaybediyoruz.

Belki tamamını değil ama önemli bir kısmını...

Hayallerini kaybeden, öfkeye teslim olan, umudunu yitiren ve kendine bir gelecek kurmakta zorlanan bir nesli.

İşte bu yüzden karşımızdaki tabloyu yalnızca bir güvenlik meselesi olarak değil, aynı zamanda bir vicdan meselesi olarak görmek zorundayız.

"Bir toplumun ruhu, çocuklarına nasıl davrandığında görülür."  Nelson Mandela

Üzerine yazılacak, kafa yorulacak o kadar detay var ki! Dilerim herkesin güven içinde yaşadığı günlerimize yeniden kavuşuruz. 

Keyifli okumalar diliyorum.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Kırıkkale Haberleri