Kasabanın adı Gökçeova’ydı. Küçük bir yerdi ama hafızası büyüktü. Kim kimin ne yaptığını, hangi ihalenin kimlere gittiğini, hangi sözlerin tutulmadığını herkes bilirdi. Hele siyaset söz konusuysa, hiçbir şey unutulmazdı.
Kasabanın eski belediye başkanı Rauf Bey de unutulmamıştı.
Bir zamanlar meydanlarda coşkuyla alkışlanan, “halkın adamı” diye anılan Rauf Bey’in adı, son yıllarda dosyalarla, şaibelerle, akraba atamalarıyla ve kaybolan bütçelerle birlikte anılıyordu. Gazetelerde çıkan belgeler, meclis tutanakları, ifşa edilen mesajlar… Hepsi bir araya gelince geriye pek az saygınlık kalmıştı.
Ama Rauf Bey’e göre bütün bunlar “komplo”ydu.
Bir sabah parti binasının önünde yine kürsü kurdurdu. Mikrofonu eline aldı, kalabalığa baktı. Kalabalık azdı ama o, meydanın dolu olduğu günleri hayal ediyordu.
“Ben hizmet ettim!” diye bağırdı. “Beni yıpratmak istiyorlar!”
Kalabalığın ön sıralarında duran yaşlı bir adam, başını eğdi. Yanındaki genç ise fısıldadı:
“Amca, bu kadar şey ortaya çıktıktan sonra hala nasıl aday olur?”
Yaşlı adam yavaşça cevap verdi:
“Evladım, bazıları koltuğu bırakınca kim olduğunu unutacağını sanır.”
Rauf Bey konuşmasını sürdürdü. Belgeleri inkar etti, görüntüleri montaj saydı, mahkeme kararlarını “yanıltıcı” buldu. Her eleştiriyi düşmanlık olarak gördü. Oysa sorun, artık belgeler değildi. Sorun, insanların gözlerindeki hayal kırıklığıydı.
Parti yönetimi temkinliydi. “Toplumun tepkisi büyük” dediler.
Ama Rauf Bey ısrar etti:
“Ben yoksam bu parti kaybeder!”
O an kimse yüksek sesle söylemedi ama herkes aynı şeyi düşünüyordu:
“Belki de sen varsın diye kaybediyoruz.”
Seçim kampanyası başladığında Rauf Bey ev ev dolaştı. Kapılar eskisi gibi açılmıyordu. Açılan kapılarda ise yüzler mesafeliydi. Bir kadın, kapıyı aralayıp şöyle dedi:
“Başkanım, sizden umut beklemiştik. Ama siz umutla birlikte güvenimizi de götürdünüz.”
Bu cümle, Rauf Bey’in kulağında günlerce çınladı. Yine de geri adım atmadı. Çünkü onun için adaylık artık hizmet değil, varlık meselesiydi. Siyaseti kaybederse, aynaya baktığında göreceği kişiyle ne yapacağını bilmiyordu.
Seçim günü geldi.
Sandıklar açıldığında sonuç ağırdı. Rauf Bey yalnızca seçimi kaybetmemişti; aldığı oy, kasabanın hafızasında bir not düşmüştü: “Yeter.”
Parti binası boşaldı. Afişler söküldü. Mikrofonlar toplandı. Herkes evine döndü.
Rauf Bey ilk kez yalnız kaldı. Gece yarısı ofisinde tek başına otururken camdaki yansımasına baktı. Yıllardır meydanlarda gördüğü o güçlü adam gitmişti. Yerine, koltuğa tutunmaktan elleri yorulmuş bir adam kalmıştı.
O an fark etti:
İtibar, seçimle kazanılmaz; karakterle korunur.
Ve bir insanın en büyük yenilgisi, halkın değil, aynanın karşısında olur.
Ertesi sabah gazeteler sonuçları yazdı. Ama asıl ibretlik olan, bir manşette değil, kasabanın hafızasında yer aldı:
Hizmet için girilen siyaset, hırs için sürdürülürse; koltuk yükseltmez, küçültür.