Bizler için ölenler!
Covid-19 dünyada olumsuzlukları getirdi. Bu olumsuzluklar, makaleler, öyküler, hikayeler yarattı. Filmler, diziler çekildi…
Acil Tıp Uzmanları Derneği bu süreçte insanlarımızın küresel salgınla ilgili yaşadıklarını yazıya dökmelerini, yaşanan öykülerin ölümsüzleşmesini amaçlayarak bir öykü yarışması tertiplemişti… “COVID-19 Öyküleri” adı altında açılan ve son başvuru tarihi 2 Ağustos 2020 olan yarışmaya 195 öykü gönderilmiş.
Prof. Dr. Başar Cander, Prof. Dr. Behçet Al, Sultan Bedelcigil, Doç. Dr. Özlem Bilir, Prof. Dr. Zeynep Çakır, Uzm. Dr. Ayça Çalbay, Dr. Öğr. Üyesi Hasan Erbay, Prof. Dr. Göksel Altınışık Ergur, yazar İlknur Işık, Prof. Dr. Havva Şahin Kavaklı, Doç. Dr. İlknur Tatar Kırılmış, M. Sc Nur İpek Önder Mert, Doç. Dr. Şerife Özdinç, Prof. Dr. Seçgin Söyüncü, yazar Dursaliye Şahan, Prof. Dr. Muhammet Gökhan Turtay, Uzm. Dr. Mehmet Uhri, Prof. Dr. Cengiz Yakıncı, Prof. Dr. Sibel Yıldız, Uzm. Dr. Sevgi Yumrutepe’den oluşan seçici kurulun değerlendirmeleri sonucunda birinciliği “Bebek Patikleri Hiç Giyilmemiş” adlı öyküsüyle Şerife Güze ve “On Dört” adlı öyküsüyle Aysel Kaymaz; ikinciliği “Son Nefes” adlı öyküsüyle Yusuf Emre Bozan ve “İtirazın mı var?” adlı öyküsüyle Nesliay Ocakküçük; üçüncülüğü “Bir Dilek Tut” adlı öyküsüyle Ummahan Akış ve “Telgrafla Gelen Kâbus” adlı öyküsüyle Ümit Evran paylaştılar.
Bu öyküleri; Prof. Dr. Başar Cander Prof. Dr. Cengz Yakıncı, hazırlamışlar ve İnönü Üniversitesi Yayınlarında basılmış. Birinciliği kazanan Şerife Güze’nin “Bebek Patikleri Hiç Giyilmemiş” adlı öyküsünü ben okudum. Sizlerle de paylaşmak istedim. Uzun oluşundan dolayı birkaç gün yayınlanacak…
BEBEK PATİKLERİ HİÇ GİYİLMEMİŞ
Koronavirüsle mücadele eden bütün sağlık çalışanlarına ve Dilek Hemşirenin anısına...
“Ölümden sonra hayat yoksa hayatın kendisi ölümdür.” der Tolstoy. Dilek Hemşire’nin, yavrusuna bakarken gözlerindeki ışıltılı, lekesiz, katışıksız sevgiyi görünce; yavrusunun ismini anarken dudaklarındaki incinmiş, kırılgan, yalnız ıslığını duyunca; yavrusuna dokunmak için uzatıp da dokunamadığı parmak uçlarındaki incecik sıcaklığı hissedince; bu sözün anlamını daha iyi kavradım. Dilek Hemşire, günün birinde yıllarca hasretini çektiği yavrusunu bağrına basıp koklayacağı ümidiyle sonsuzluğa gözlerini yumuyordu.
* * *
Seninle lise sonda tanışmıştık. Ben uzak bir şehirden, bozkırın ortasından göç edip senin yaşadığın topraklara gelmiştim. Karadeniz’in deli dalgalarıyla, birden bire beliren bulutları, aralıksız yağmurları, çamurlu yolları eşlik edecekti dostluğumuza. Sınıfa girdiğimde; gülümseyen yüzün, ışıl ışıl gözlerin, yanındaki boş yere çağırırken sesindeki samimiyetin hemen dikkatimi çekmişti. Kısa sürede arkadaş, dost, sırdaş, ruh ikizi olmuştuk.
Okul çıkışlarında “Umut” adını verdiğimiz kütüphane uğrak mekânımız olmuştu. Burası eski taş bir binaydı. Ara sokaklarda unutulmuş küçük bir yerdi. Üniversite sınavını kazanmak, yeni dünyalara yelken açmak, insanlara birer umut ışığı olmak için gezip tozmalarımızdan, hobilerimizden, eğlencelerimizden feragat etmemiz gerektiğinin bilincindeydik. Kendimize ayırdığımız tek vakit; deniz kenarındaki “Hayallerim” adını verdiğimiz aile çay bahçesinde bir semaver çay söyleyip, ıspanaklı gözleme yemekti. Burada birbirimize düşlerimizden, hedeflerimizden bahsederdik. Sen kararını vermiştin; hemşire olmak istiyordun. Ailen de seni bu meslek için destekliyor, yüreklendiriyordu. “Tek, kızımız okusun, kendi ayakları üstünde dursun.” istiyorlardı. Ben de sağlık sektöründe bir bölüm istiyordum. Ama senin kadar özverili, sabırlı, dirayetli değildim. O yüzden hemşirelik bana göre değildi. Senin mesleğinde başarılı olacağın belliydi zaten. Çay bahçesinde bir gün otururken çay dağıtan çırak Mustafa’nın elini, kırılan bir çay bardağı kesmişti. Sen hemen yardımına koşmuştun. Önce, kanlar içindeki elini gören çocuğu sakinleştirmiş sonra bir güzel pansuman yapmıştın. Hatta iş yeri sahibi Nazım amca; “Dilek kızım, acil hemşiresi gibi yetiştin imdada, sağ ol!” demişti. İçinde güzel bir iş yapmanın sevinci, yüzünde tatlı bir gülümseme vardı senin.
devam edecek…