Biz zaman zaman dar aklımızla, dünyada iman sahiplerinin daha rahat ve sıkıntısız yaşaması gerektiğini uygun görürüz. Oysa gerçek hiç de öyle değildir. Tam aksine bir kimsenin Allah’a ve ahirete imanı ne kadar kuvvetli ise, onun başına gelecek musibetler ve sıkıntılar da o derece çoktur. Çünkü İnsan bu dünyada kalmak için yaratılammıştır. Burada her işi yolunda giderse (Allah korusun) yaratanını unutup dünyalığını daha çok etme sevdasına kapılabilir. Bunu için, yani Allah’ı unutmaması için, O, sevdiği kimselere daima musibet verir. Aşağıdaki hadis bu konuda ne güzel bilgi vermektedir:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Erkek olsun, kadın olsun mü’min, Allah’a günahsız olarak kavuşuncaya kadar kendisinden, çoluk çocuğundan, malından belâ eksik olmaz.” Tirmizi, Zühd 57
İnsanın, bizzat kendisinin hastalanması, ihtiyaçlarını giderememesi, işsizliği, çocuklarının ölümü, itaatsizliği gibi anne-babaya elem ve üzüntü veren halleri, yangın, deprem ve hırsızlık gibi sebeplerle mal ve servetinin bir kısmının veya tamamının telef olması ve benzeri hallerin her müslüman kadın ve erkeğin başına geleceği, ancak sabredilmesi halinde, bunların günahlardan arınma vesilesi olacağı bildirilmektedir. Bu da belâ ve musibetlerin, hata ve günahlara kefâret olma özelliğini bir daha ortaya koymak demektir.
Hadisteki “Allah’a kavuşuncaya kadar” ifadesi, “ölüm”den kinâyedir. O halde, ölünceye kadar her müslüman belâ ve musîbetlere muhatab olacaktır. Buna hazır olmak gerekir. Bu, hayatın tabiî gereğidir. Sabrederek bütün bu halleri lehine çevirmek, mü’minin asıl görevidir.
İnsan dünyada çeşitli şekillerde imtihan edilir. Bu imtihanlarda gösterilecek olan tavır, sabırdan ibârettir. Bunun için bir atasözümüzde: “Sabrın sonu selamettir” denilmiştir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.