Alaattin Karaer

Alaattin Karaer

Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri! (2)

Açıklama: C:\Users\al\Downloads\Hacı Bektaş Veli Logosu.jpeg İnançlar hakkında yazı yazmak ve yorum yapmak istemem. Ancak geldikten sonra, sosyal  medyadan, arkadaşım Yusuf İzzettin Yıldız  yazısını okudum. Kendisine ait olup, olmadığını sordum. O yazıyı yazmak için birkaç ay çalıştım dedi. İstediğin gibi yayınlayabilirsin demesi üzerine, Hacı Bektaş Veli üzerine benim bir şey demek gerekmiyor.

*     *     *     *     *2HACI BEKTAŞ'IN KAPISINDA BUGÜNÜN TÜRKİYE'Sİ

 

Bir memleketin gerçek yüzünü görmek istiyorsanız saraylarına değil, garibinin sofrasına bakın. Adaletin kime uygulandığına, gücün karşısında kimin sustuğuna ve makam sahiplerinin kendilerini halktan ne kadar uzak gördüğüne bakın.

Hacı Bektaş-ı Veli'nin kapısına bugün bütün Türkiye'yi götürsek...

Devlet erkânını, siyasetçileri, zenginleri yoksulları, dindarları, sekülerleri, sağcıları, solcuları,

gençleri, yaşlıları...

Ve desek ki:

"Ey Hünkâr, memleketimizin hâli budur."

Sonra da kapının önünde hep birlikte beklesek...

Acaba bize ne sorardı?

Kimin daha dindar olduğunu mu?

Kimin daha milliyetçi olduğunu mu?

Kimin daha güçlü olduğunu mu?

Kimin daha çok makam sahibi olduğunu mu?

Sanmıyorum.

Bence önce insanın yüzüne bakardı.

Çünkü Anadolu'nun büyük erenlerinin bize bıraktığı en ağır miraslardan biri şudur:

İnsan, sıfatlarından önce insandır.​​​​​​​

Ve biz bugün tam da bunu unutuyoruz.

Devlet büyüyor, insan küçülüyorsa...

Devletin binaları büyüyebilir.

Saraylar yükselebilir.

Araç konvoyları uzayabilir.

Makam odaları büyüyebilir.

Devlet törenleri daha görkemli hâle gelebilir.

Ama eğer aynı anda vatandaşın sofrasındaki ekmek küçülüyorsa, genç insan geleceğini göremiyorsa, emekli geçinemiyorsa, çocuk fırsat eşitliğinden mahrum kalıyorsa...

Orada bize sormak düşer:

Biz neyi büyütüyoruz?​​​​​​​

Devleti mi?

Yoksa devletin görüntüsünü mü?

Çünkü devlet, yönetenlerin ihtişamı değildir.

Devlet, yönetilenlerin güvenidir.

Bir vatandaş mahkemeye gittiğinde hakkını alacağına inanıyorsa devlet vardır.

İşe girmek için akrabaya, torpile, tanıdığa ihtiyaç duymuyorsa devlet vardır.

Çocuğunun geleceğinin birilerinin telefonuna bağlı olmadığını biliyorsa devlet vardır.

Güçlü olanın değil, haklı olanın kazanacağına inanıyorsa devlet vardır.

Bunun adı sadece hukuk değildir.

Bunun adı adaletin devlet hâline gelmesidir.

Hacı Bektaş'ın kapısında torpil geçer mi?3​​​​​​​​​​​​​​

Düşünün.

Bir genç yıllarca okuyor.

Sınavlara giriyor.

Kendini yetiştiriyor.

Sonra karşısına bir başkasının yakını çıkıyor.

Bir telefon...

Bir tanıdık...

Bir referans...​​​​​​​

Bir cemaat...

Bir akrabalık... veya hamili kart yakinimdir...

Ve gencin emeği bir anda değersizleşiyor.

O genç ne öğreniyor?

"Çalışırsam başarırım" mı?

Hayır.

Şunu öğreniyor:

"Doğru insanı tanırsam başarırım."

​​​​​​​İşte bir devletin geleceğini çökerten şey bazen ekonomik krizden daha tehlikelidir.

Çünkü ekonomik kriz düzelir.

Ama adalet duygusu ölürse toplumun ruhu hastalanır.

Liyakat ölürse devletin damarlarına zehir karışır.

Güven ölürse insanlar birbirinden şüphe etmeye başlar.

Ve sonunda herkes kendisine bir küçük ayrıcalık aramaya başlar.

İşte çürüme böyle başlar.

Dindarlık başka, adalet başka değildir

Hacı Bektaş'ın adını anan herkesin kendisine sorması gereken soru belki de budur:

Dindarlık, insanın davranışına yansımıyorsa ne işe yarar?

Diline dua, elinde hak, sofrasında bolluk, karşısında yoksul...

Böyle bir hayatın neresinde hakikat vardır?5​​​​​​​

İbadet insanı daha merhametli yapmıyorsa,

inanç insanı daha adil yapmıyorsa,

din insanı kul hakkından korkutmuyorsa,

ahlak insanın makamıyla birlikte değişiyorsa...

Orada dinin değil, dinin görüntüsünün büyüdüğünü düşünmek gerekir.

Çünkü insanın alnındaki secde izi, başkasının hakkını çiğneme ruhsatı değildir.

Dindarlık, güçlüye yakın durmak değildir.

Dindarlık, güçsüzün hakkını güçlü karşısında savunabilmektir.

"Eline, beline, diline" bugün ne söylüyor?

Hacı Bektaş geleneğinde öne çıkan "eline, beline, diline sahip olmak" anlayışını bugün yeniden okuyalım.

Eline sahip olmak:

Devletin malına el uzatmamak.

Yetimin hakkına dokunmamak.

Kamu kaynaklarını kendi çevresinin ganimeti gibi görmemek.

Diline sahip olmak:

İftira atmamak.

Rakibini düşmanlaştırmamak.

İnsanları birbirine kırdırmamak.

Gerçeği kendi çıkarına göre eğip bükmemek.

Nefsine sahip olmak:

Makam geldiğinde kendini halktan üstün görmemek.

Güç geldiğinde hukuku kendine göre yorumlamamak.

Alkış arttığında kendini vazgeçilmez sanmamak.

İşte bunlar yapılabiliyorsa Hacı Bektaş'ın mirası hâlâ yaşıyor demektir.

Yoksa duvarlara onun sözlerini yazmanın fazla bir anlamı yoktur.

Biz Hacı Bektaş'ı mı seviyoruz, yoksa Hacı Bektaş'ın itibarını mı kullanıyoruz?

Asıl zor soru budur.

Çünkü toplumlar büyük insanları sevmenin kolay yolunu bulurlar:

Onların heykellerini dikerler. Adlarını meydanlara verirler. Anma törenleri düzenlerler.

Konuşmalar yaparlar. Çelenkler koyarlar.

Sonra da onların söylediklerinin tam tersini yaşayabilirler.

Bu, yalnızca Hacı Bektaş'a değil, bütün büyük düşünce insanlarına yapılmış bir haksızlıktır.

Bir düşünürün adını kullanmak kolaydır.

Onun ahlakını taşımak zordur.

Bir erenin sözünü söylemek kolaydır.

O sözün gereğini yapmak zordur.4​​​​​​​

Çünkü söz insanı alkışlatabilir.

Hakikat ise insanı kendisiyle yüzleştirir.

Hacı Bektaş bugün yaşasaydı siyasete girer miydi?

Belki de hiç girmezdi.

Çünkü onun asıl meselesi iktidarı ele geçirmek değil, insanı dönüştürmekti.

Ama siyasetçilerin karşısına çıkıp çok ağır sorular sorardı.

"Bu makam sana neden verildi?"

"Millete hizmet etmek için mi, millete hükmetmek için mi?"

"Yoksulun hakkını koruyabiliyor musun?"

"Yakınının hatasını da başkasının hatası kadar görebiliyor musun?"

"Senin partinden biri yanlış yaptığında da adaleti savunuyor musun?"

"Rakibin haklı çıktığında bunu kabul edebiliyor musun?"

Ve belki en önemlisi:

"Gücünü kaybettiğinde de aynı insan kalabilecek misin?"

Çünkü insanın karakteri güçsüzken değil, güç eline geçtiğinde belli olur.

Bu ülkenin en büyük ihtiyacı yeni bir kahraman değil

Türkiye'nin yeni bir kurtarıcıya ihtiyacı olduğunu söyleyenler çok.

Yeni bir lider... Yeni bir parti... Yeni bir hareket... Yeni bir sistem...

Belki de bunların hepsinden önce başka bir şeye ihtiyacımız var:

Yeni bir ahlak anlayışına.

Çünkü ahlaksız bir sistemin başına dünyanın en iyi insanını getirseniz bile sistem onu bir süre sonra kendisine benzetebilir.

Fakat ahlakı, adaleti ve liyakati kurumsallaştırırsanız kötü niyetli bir insanın bile topluma verebileceği zarar azalır.

İşte devlet aklı burada başlar.

Kişilere güvenmek yerine kurumlara güvenmekte.

Liderlere tapınmak yerine hukuka bağlanmakta.

Biat yerine liyakati, sadakat yerine ehliyeti, korku yerine adaleti,

ayrıcalık yerine eşitliği koymakta.

Hacı Bektaş'ın önünde herkes eşittir

İşte bu yüzden Hacı Bektaş'ın mirası bugün hâlâ siyasetin çok üstünde bir yerde duruyor.

Çünkü o bize şunu hatırlatıyor:

İnsanları sınıflandırarak insan olunmaz.

Başkasını küçülterek büyünmez.

Korkutarak saygı kazanılmaz.

Zenginleşerek değerli olunmaz.

Makamla erdem satın alınmaz.

Ve insanın alnındaki sıfat, kalbindeki adaletsizliği temizlemez.

Hacı Bektaş'ın kapısından içeri girerken hükümdarın tacını da, yoksulun yırtık gömleğini de dışarıda bırakmak gerekir.

İçeriye yalnızca insan girer.

Ve insanın yanında götürebileceği tek şey vardır:

Vicdanı.

Bugün o kapının önünde duruyoruz

Bugün Türkiye'nin önünde çok büyük meseleler var.

Ekonomi...Adalet...Eğitim...Gençlerin geleceği...Liyakat...

Yoksulluk...Toplumsal kutuplaşma...Güven kaybı...

Ama bütün bu sorunların altında daha büyük bir sorun yatıyor:

Birbirimize olan inancımızı kaybetmek.

İnsan devlete güvenmiyorsa,

vatandaş komşusuna güvenmiyorsa,

genç geleceğine güvenmiyorsa,

işveren çalışana, çalışan işverene, seçmen siyasetçiye,

siyasetçi rakibine güvenmiyorsa...

Orada yalnızca ekonomik değil, ahlaki bir kriz vardır.

Ve böyle zamanlarda Hacı Bektaş'ın kapısını yeniden çalmak gerekir.

Ama bu kez elimize çiçek alıp törene gitmek için değil.

Kendimizi sorgulamak için.

Son söz

Hacı Bektaş-ı Veli'yi anmak istiyorsak onun adını yüksek sesle söylemek yetmez.

Onun adını taşıyan meydanlara bakıp gururlanmak yetmez.

Onun sözlerini ezberlemek yetmez.

Asıl mesele şudur:

Güç elimize geçtiğinde ne yapıyoruz?

Haklı olduğumuzda nasıl davranıyoruz?

Haksız olduğumuzda özür dileyebiliyor muyuz?

Yoksulun hakkı önümüze geldiğinde onu koruyor muyuz?

Yakınımız yanlış yaptığında da adalet diyebiliyor muyuz?

Ve bize kimse bakmazken...doğru olanı yapıyor muyuz?

Çünkü Hacı Bektaş'ın asıl imtihanı bugün bizim önümüzdedir.

Onun türbesinde değil.

Onun heykelinin önünde değil.

Onun adını taşıyan meydanda değil.

Bizim elimizde. Bizim dilimizde. Bizim nefsimizde.

Ve en sonunda...bizim vicdanımızda.

Hacı Bektaş'ın kapısına bugün Türkiye'yi götürsek, belki de hepimizden aynı şeyi isterdi:

Birbirinize üstünlük taslamayın.

Birbirinizin hakkına girmeyin.

Güçsüzün yanında durun.

Gücün karşısında eğilmeyin.

Ve insan olduğunuzu unutmayın.

Çünkü devletler yıkılır, iktidarlar değişir, saraylar sessizleşir, makamlar el değiştirir.

Ama insanın insana yaptığı iyilik kalır.

Ve Anadolu'nun mayası, hâlâ insanla yoğrulur.

Belki bugün bu ülkenin ihtiyacı olan şey de budur:

Daha büyük binalar değil,

daha büyük makamlar değil,

daha yüksek sesli nutuklar değil...

Daha büyük bir vicdan.

Hacı Bektaş'ın kapısını çalmanın zamanı belki de hiç bu kadar gelmemişti....Dostlara selam

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Alaattin Karaer Arşivi

Oğlumuza !

01 Ekim 2026 Perşembe 17:30

2025 Yılında Kaybettiklerimiz (41)

29 Eylül 2026 Salı 17:00

2025 Yılında Kaybettiklerimiz (40)

27 Eylül 2026 Pazar 17:00

2025 Yılında Kaybettiklerimiz (39)

22 Eylül 2026 Salı 17:00

43. Yıla merhaba!

16 Eylül 2026 Çarşamba 12:00

2025 Yılında Kaybettiklerimiz (38)

11 Eylül 2026 Cuma 17:30

2025 Yılında Kaybettiklerimiz (37)

07 Eylül 2026 Pazartesi 17:00

2025 Yılında Kaybettiklerimiz (36)

02 Eylül 2026 Çarşamba 17:00

2025 Yılında Kaybettiklerimiz (35)

27 Ağustos 2026 Perşembe 17:00