Artık Sarışından Hoşlanıyoruz

Artık Sarışından Hoşlanıyoruz

“Katı olan her şey buharlaşıyor” demiş Marx. Donmanın katılaşmanın olduğu her yerde hareket- devinim bitiyor. Kendini sürekli yenileyen gün, yeni...

“Katı olan her şey buharlaşıyor” demiş Marx. Donmanın katılaşmanın olduğu her yerde hareket- devinim bitiyor. Kendini sürekli yenileyen gün, yeni yüzlere dokunuyor. Zaman akıyor, tarih akıyor. Zaman ırmağı bilinmedik yataklara akarken, yeni nesneler, farklı kavramlar çıkıyor karşısına. Yeni- farklı ne varsa onunla yüzleşmenin hayret ve şaşkınlığı serüvenin cezbedici yanı. Farklı olanla karşılaşmanın heyecanı zamanı diri tutuyor. Dünyaya gözünü açan bir çocuğun, hatta canlının ayakları üzerinde durmayı becerdikten sonra meraklı gözlerle çevresini tanıma arzusu, onlara temas etme isteği, tüm risklerine rağmen her bilinmezi öğrenmeye çalışması insanoğlunun genel resmine ne kadar da benziyor. 70li yıllarda bir Almancı komşumuz vardı. İlkokula gittiğim yıllar… Komşumuz yılda bir memleketini ziyarete gelirdi. Her gelişinde bavullarından ne çıkacak diye merak ederdim. Seni neden ilgilendiriyordu diye merak ediyorsanız söyleyeyim. Almancı komşumuzun oğlu arkadaşımdı. Bavuldan çıkan, o ana dek hiç görmediğim oyuncak, giysi, eşya çok ilgimi çeker benim de babamın Almancı olmayışına hayıflanır, arkadaşımı kıskanırdım. Ses kayıt cihazını, hakiki çikolatayı, kot pantolonu, daktiloyu, deodorantı, kakaoyu ilk kez onlarda görmüştüm. Arkadaşımın, babasının getirdiği bavullardan çıkan ne varsa onları benden esirgeyerek sokaktaki çocuklara hava atmasını unutamıyorum. Mevlana 13. yüzyılda “yeni şeyler söylemek lazım” derken kendi kökünden ve gövdesinden; taze, gür, diri sürgünlerin çoğalması gerekliliğini kastediyordu. Türk kültürünün cazibe merkezi olduğu zamanlar katılaşmadığımız zamanlardı, yani dip dalgalarımız yüzeydeki muhteşem ahengi biçimlendiriyordu. Çevremiz merkezdeki Türk medeniyetinin ihtişamını hayretle seyrediyordu. Başka bir ifadeyle, takip edilen ve belirleyen bir Türk milleti vardı. Bugün Türkler belirleyen olmaktan çıkmış ve belirlenen hale düşürülmüştür. “Türkiye yükselen bir değerdir, tüm dikkatler Türkiye üzerindedir” diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü kendi dip dalgalarınızdan kendinizi biçimlendirmiyorsunuz. Türkiye kendisine entegre olunmak istenen bir ülkemidir, yoksa Türkiye bir yerlere entegre olmaya çalışan bir ülke midir? Biz bugün Mevlana’ya kulak verip yeni şeyler söylemek istersek kimin diliyle ne söyleyebiliriz? Katılaşıp buharlaşmamak için kimin mecrasında akıyoruz? Başkasının yatağında akarak hareketli kalıyorsanız kimliğinizin buharlaşmasına, adınızın içinin boşaltılmasına müsaade etmiş olursunuz. Türkiye’nin kendi dip dalgalarını temsil etmemesi, Batı treni gerisinde bir vagon olma arzusu, katılaşıp buharlaşmayı kabul etmesi demektir. Arap baharına yakalanan ülkelere Türkiye örnek gösteriliyor. 70li yıllardaki Almancı çocuğunun bana yaptığını bugün Türkiye konu komşusuna yapıyor. Türkiye elinde tuttuğu oyuncaklara bakarsa hiçbirinin kendi hayal gücünün ürünü olmadığını görecek. Elimize tutuşturulan her nesne kendi köklerimizden bir dalın kurumasına neden oluyor. Her şeye rağmen Almancı komşunun oğlu arkadaşımla oynarken siyah karıncaları Türk karınca diye tutar, korurduk. Sarı karıncaları ise “gâvur karınca” diye öldürürdük. Şimdi gönlümüz sarıya boyandı. Sarışından hoşlanıyoruz.    

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.