DİLARA IŞIKER

DİLARA IŞIKER

Osmangazi Fen Lisesi Genç Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

ZAMAN DURDU

A+A-

Ağaran günle beraber yüzüne vuran güneşin tadını çıkarıyordu. Yüzünü ısıtan bu tatlı sarı ışık, onu kendinden geçirmişti. Gözlerini kapamış ve kaderine boyun eğmiş gibi görünüyordu uzaktan. Bir bakıma öyleydi aslında. Ama bir bakıma da hiç boyun eğmemişti kaderine. Bir saniyeliğine, yalnızca bir saniyeliğine yaptığı şeyi aklından geçirdi. Pişman olup olmadığını da sessizce hissetmeye çalıştı içinden. Bir şey hissedemedi ya da hissetmek istemedi. Ardı arkası kesilmeyen bu akli olaylar zihninde sırasını şaşırmadan gerçekleşirken o yalnızca saygıyla karşılıyordu bu düşünce törenini. Tıpkı bir ölünün cansız bedeninin toprağa koyulduğu anda ölüye duyulan sonlu zamandaki sonsuz saygı gibi. Biraz sonra gerçekleşecek olaylardan habersiz, aklına gelen son düşünceyi de önce hissetti sonra benimsedi. Aklına gelen düşünce şuydu: Acaba bütün bu yaptıklarının bedeli ne olacaktı ve bundan sonra hayatını kim olarak devam ettirecekti? Yaşadığını zannettiği benliğinin içinde bensizliği mi tadacaktı yoksa bu zayıf bedeninde saltanatını sürecek olan, içinde yankılanan ses mi olacaktı? Bilmiyordu. Bir an beyninin tüm fonksiyonlarını yitirmiş gibi duraksadı ve derin bir nefes aldı. Sanki üzerindeki hava onu iyice dibe çekiyordu ve kaybetmişliğin derin hislerini iliklerinde duyuyordu. Tam da bunları yaşarken içinde, birden irkildi. Kapı çok şiddetli vuruluyordu. Pencerelerin titrediğini gördü. Düşünceleri soğuk zemine çarpıp dehşetle buharlaşıyordu. O anda ne yapacağını bilemedi. Normalde kapı çalındığında kapıya bakılırdı. Ama şu an “ normalde” değilmiş gibiydi. Amaçsız olmanın verdiği kaygıyla ayağa kalktı. Kalp atışlarının hızlandığını hissetti. Ama bu asla korku değildi. Korkmuyordu kesinlikle. Hayatı boyunca hep yaptıklarının arkasında durmuştu. Yine duracaktı. Bundan şüphesi yoktu. Yalnız bir sorun vardı. Bu sefer yaptığı her zamanki gibi değildi. Bu sefer gerçekten hiçbir zamanki gibi değildi. Zamanı durmuş gibi hissetti. Donmuş kalmıştı ayakta. Sanki hareket ederse kemikleri birleştikleri yerden ayrılıp havada asılı kalacakmış gibiydi. O yüzden biraz daha hareketsiz kalacaktı. Ama biraz sonra bu durgunluk gelen gürültüyle bozulacaktı. Kapı kırılmıştı, kırmışlardı. Tahmin etmeliydi. Uzun yoldan gelmiş, halsiz ve dil bilmeyen bir seyyaha benziyordu kapı. O yüzden kırmak kolaydı. Biraz baskı yeterli olmuştu bunun için. Artık sakinliğini bozması gerektiğini düşünen bu sakalları kırlaşmış adam odadaki köhnemiş sehpaya baktı. Sehpanın üstünde eski, kırmızı kapaklı bir sürahinin içinde biraz su vardı. Yanında da üzerindeki parmak izlerinin uzaktan rahatça seçilebileceği bir su bardağı. Adımlarını yeri incitmekten korkarcasına attı. Birkaç küçük adımda sehpaya ulaşmıştı. Eğildi ve titreyen elleriyle bardağa biraz su koydu. Tam doldurmamıştı. Bitiremeyeceğini mi zannetti yoksa sürahideki suyun bardağı dolduramayacağını mı düşündü? Kendi de bilmiyordu. Bardağı yukarı kaldırdı. Tam bir yudum almıştı ki içeriye giren iki iri yarı adamın hakaret dolu sözleri, ikinci yudumu boğazında düğümledi. Adamların görüntüsü küçük gözlerini kaplamıştı. Adamlardan birinin kirli sakallarının verdiği dingin olgunluğa karşın kırk beş yaşının üstünde olmadığı ifadesinden belliydi. Diğeri ise bu adama kıyasla biraz daha gençti. Otuzlu yaşlarına yeni girmiş gibiydi. Yeni olunmuş asker tıraşı, disiplinli olduğunu gösteren bakışlarına hak verir gibiydi. Çenesinin sağ tarafında biraz üste eğik ve birkaç santimlik bir yara izi vardı. Bu onun zaten sinirli olan ifadesini daha da sinirli yapıyordu. Hafifçe kızarık olan yüzü aksi bir durum olursa patlayacakmış gibi duruyordu. Afallamış ayakta beklemekte olan sakalları kırlaşmış adam, üç dört saniyede yaptığı bu tahlillerden sonra bu kaba adamların kendisine bağırmasını ve kollarına girip kendisini sürüklemelerini sessizce izledi. Adamların kolunda dışarı çıkmak için attığı ilk adım onu başka bir dünyaya getirmiş gibiydi. Gözleri, güneşin keskin ışığından kamaştı. Bundan sonra attığı adımlarda biraz sendeledi, biraz koştu. Kolundan sıkıca tutan bu iki adamın adımları ne kadar dengesizse, kendi adımını onlarınkine uydurmak da bir o kadar zor oldu. Ama bir bakmıştı ki farkında olmadan attığı bu adımlar, onu evinin birkaç sokak ötesine kadar götürmüştü. Şaşkınlıkla onu neler beklediğini düşünüyordu. Bir an için hayatı boyunca hiç görmediği ve kendisini terk ettiği düşüncesiyle yıllardır ona karşı içinde nefret biriktirdiği varlığın, babasının, yanında olmasını istedi. Babalar, çocuklarını korurlardı. Ne yaparlarsa yapsınlar arkasında dururlar, kötü güçlerin çocuklarına bir şey yapmasını engellerlerdi. O da böyle düşünüyordu. Morlaşmış dudaklarından şu kuru sözler döküldü: “ Babalar, çocuklarını korurlar. Sen neden beni korumuyorsun baba? Senden gerçekten nefret ediyorum.” Yanındaki adamların söylediği bu fısıltıyı duyduklarını zannetmiyordu. Duysalar da bir şey olmazdı zaten.

Aklından bu düşünceler geçerken tam da  daha ne kadar yürüyeceklerini merak etmişti. Merakını sonlandıran sokağın sonundaki gizemli siyah araba oldu. Bu gizemli araba için, kendisini kaçıranın kimliği için  ve zamanın ona getirecekleri için yeni bir merak arayışına girmedi. Nihayet arabaya geldiler ve genişçe olan arabanın arkası açıldı. Sakalları kırlaşmış adam, en çok da asker tıraşlı genç adamın sert hamleleriyle içeriye itildi. Kolu serbest kalınca tuhaf hissetti. Kendine geldiğinde arabanın arkasında kendisinden başka birinin daha olduğunu fark etti. Yaşlıca, ak saçlı bir adam. Beyaz tenli bir adam ama yaşlılığın getirdiği lekeler var yüzünde, bu da onu daha esmer gösteriyor. Sakalları kırlaşmış adam saygısızlık olmasın diye bakışlarını yere indiriyor, adama dik dik bakmak istemiyordu. Esmer görünümlü, saçları kırlaşmış yaşlı adam sessizliği bozdu. Beklenmedik bir soru sormuştu: “ Nasılsın, daha iyi misin şimdi?” Sakalları kırlaşmış adam ne diyeceğini bilemedi. Açıkçası bu soruyu beklemiyordu. Bütün bu gizem bir “ Nasılsın?” sorusu için olamazdı. Bir şey söylemedi başta. Yaşlı adam cevap beklediğini belli eden bakışlarını sakalları kırlaşmış adama yöneltti. Sakalları kırlaşmış adam, yalnızca “ Nasıl yani?” diyebildi. Yaşlı adam “ Basbayağı.” dedi nefret dolu gözlerle. Bunu dedikten sonra birkaç saniye geçmişti ki yaşlı dudaklarından şu sözler döküldü: “ Söylesene, hiç zor olmadı mı senin için? Sonuçta her insan öyle kolay kolay babasını öldüremez. Yanlış mı düşünüyorum?” Sakalları kırlaşmış adam beynine kan sıçramış gibi kalakaldı. Kafası zonkluyordu. Nasıl olabilirdi bu? Anlam veremiyordu. Yani öldürdüğü adam babası mıydı? Kaç gündür beynini kemiren ve kötü hissettiren cinayetine kurban giden babası mıydı? Esmer tenli yaşlı adama cevap verme gereksinimi duymadı. Korkuyordu yalnızca. Hem de çok korkuyordu. İlk defa bu kadar korkmuştu. Korktuktan sonra yapacağı ilk şey ise şüphesiz babasının yüzünü hatırlamaya çalışmak olmuştu. Hiç görmemişti onu. Çok merak ediyordu. En çok da gözlerini. Ama o gözleri kendisi öldürmüştü. Hatırlayamadı. Hiçbir şey hatırlayamadı. Zaman durmuştu.  

Bu yazı toplam 1815 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.