1. HABERLER

  2. SPOR

  3. SEVİM(siz)-SEVİM(li) GÜNLERİM (4)
SEVİM(siz)-SEVİM(li) GÜNLERİM (4)

SEVİM(siz)-SEVİM(li) GÜNLERİM (4)

       (Kundura Boyacısı Ömer)         “Bir kimsenin kendi başından geçenleri veya tanık olduğu olayları anlattığı esere anı (hatıra) denir.”...

A+A-

       (Kundura Boyacısı Ömer)

        “Bir kimsenin kendi başından geçenleri veya tanık olduğu olayları anlattığı esere anı (hatıra) denir.” Kısacası anı, sözlüklerde “yaşanmış olayları anlatan yazı türüdür.” şeklinde tanımlanmaktadır. Yaşadığım bazı ibretlik, unutamadığım olayları -kim ne derse desin- bir anekdot yazarı olarak siz değerli okurlarımla paylaşmanın doğru davranış olduğunu düşünüyor ve girizgâhı bu nedenle kısa tutuyorum: Yıl 1965… 18 yaşındayım…  Ankara kazan, ben kepçe oldum: İş arıyorum… Bir Allah kulu tanıdığım yok. İş bulabilmek umuduyla gitmediğim semt, çalmadığım kapı, girmediğim dükkân, otel, han, işyeri kalmadı, dersem; asla yalan söylemiş olmam. Belli bir mesleğim olmadığı için, artık iş bulma umudum tükendi. Kuru simitle ayakta durmaya çalışıyorum. Cebimde otobüs bileti alacak kadar param kaldı. Köyüme dönmeye karar verdim. Bu arada ayakkabımı boyatmak için Samanpazarı’nda “Yılmaz Lostra Salonu” yazan, yani  “Kundura Boyacısı” dükkânına (tahtadan kulübeye) girdim. Ayakkabım boyanırken boyacı bana: “Yeğen nerelisin?” diye sordu. Moralim o kadar bozuk ki kafadan attım. “Angaralı’yım!” dedim. “Angara’nın neresindensin?” dedi. “Gıyıcığındanım” dedim. “Ben de Angara’nın kenarındanım, belki akraba çıkarız, tanışalım” dedi. Bu sorup-soruşturma muhabbeti gırgır kabilinden bu minval üzere devam ederken; boyacı:   “Derdini söylemeyen derman bulamaz, derler. Sen bana Angara’lıyım demekle, doğru söylemiyorsun. Ben kaçın kurrasıyım, biliyor musun? Ben insanın yüzüne, gözüne bakınca nereli olduğunu şıp diye anlarım! Kellemi kestiririm ki sen Angaralı değilsin! Gerçek memleketini söyle, sana kim olduğunu söylemezsem, bana ne dersen de” dedi. Bu arada uzattığım boya parasını almadı ve bana bir çay söyledi. Biraz rahatlamıştım. “Kırşehir’liyim” dedim. Boyacı: “Oraları da iyi bilirim!” dedi. “Demin Angaralıyım, dedin. Şimdi de Kırşehirli’yim  diyorsun” dedim. Boyacı: “Zamanın behrinde, Kırşehir’de, düğünlerde çalgıcılık yaptım. Kalaycılık yaptım. Sünnetçilik yapıp köy-köy gezdim. Davar çobanlığı, sığır çobanlığı da yaptım. İstersen bütün köylerini,  köylerin ağalarını, ileri gelenlerini bir-bir sayayım sana.” deyince; Ben de “Maşallah senin de yapmadığın iş, gezmediğin memleket kalmamış. Zaten moralim çok bozuk. N’olur benimle kafa bulma!” dedim. Boyacı, gayet sevecen bakışla: “Sana son soru: Bana Köyünü söyle, sana kim olduğunu söylemezsem, ne dersen de, anlaştık mı?” dedi. Ben de: “Doğrusu, Mucur-Kurugöl’lüyüm” dedim. Yüzüme sempatik, sevecen, babacan bir nazarla bakıp, beni bir güzel süzdükten sonra, duraksadı ve derin-derin düşündü… Ağızlığına, yeni bir sigara taktı ve şöyle dedi: “Babayın adı aklıma gelmedi. Osman kardeşin,  Ahmet Çavuş da dayın olur!” deyince; gözlerim faltaşı gibi açıldı. “Sen falcı mısın, nasıl bildin?” dedim. Bu arada ortadaki oturakta boya yapan ve sürekli yere bakan, uzun saçlarından yüzünü göremediğim genç boyacı saçını geriye atıp, bana baktı, güldü: “Aaa Musa!” dedim. Meğer Musa, beni dükkâna doğru gelirken görmüş ve babasına “Kurugöl’de yazın beraber oynadığımız arkadaşım geliyor ” demiş. Boyacı Ömer, aslen Hasanlar Köyü’ndendir. Kurugöl’den bağ komşumuz Kekilli Mehmet’in kızı Nesibe hanımla evli. Köydeki arazisini icara verip; çocuklarını okutmak amacıyla Ankara’ya kapağı atanlardan. Yaşadıklarımı, yapacaklarımı, hayallerimi, umutlarımı kendisine bir-bir anlattım. Filtre görevi yapması için ağızlığa temiz pamuk teptikten sonra, sönmeyen eski sigarayla yenisini yaktı. Sigaradan derin bir nefes çektikten sonra; “Yeğenim, beni iyi dinle! Ana’n seni Ankara’ya yollarken, “Eğer okumazsan, sokaklarda aylak-aylak dolaşır, sürter-gezersen; şu göğsümden emzirdiğim kan, öbüründen emzirdiğim de irin olsun!” diyerek, sana vebâl yüklemiş. Sorumluluk vermiş. Madem bu memlekete okumak için kaçtın. Ana’yın nasihatını kanun belle. Ben burada boyacılık yaparak beş çocuğumu okutuyorum. Sen benim altıncı çocuğum olacaksın. Şimdilik şu yirmi lirayı harçlık yap. Sana borç veriyorum. Sakın bir delilik edip köyüne dönme. Okuyanlara yardım eden yetimler babası ünlü bir Çocuk Doktoru tanıdığım var, yarın seni onunla tanıştıracağım.”  dedi… Hâsılı: Ertesi günü beni Ankara’nın o ünlü ‘Çocuk Doktoru’yla tanıştırdı. Sözün özü:  “Kul bunalmayınca Hızır yetişmez!” derler.  Kundura Boyacısı Ömer’in sayesinde Ankara, bundan böyle ve bundan sonra, benim yurdum-yuvam, rızkımı temin ettiğim kazanç kaynağım oldu. Boyacı Ömer’de, tüm gönüllerde taht kurarak, sonunda mahalleye muhtar oldu. Hoşça kalınız. Duran ERDOĞAN Kırşehir Anekdotları Yazarı E.posta: duranerdogan1947@gmail.com (Web)http://www.duranerdogan.com          
Bu haber toplam 243 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.