Herkül Adam Mehmet Böle 

ÖMER DEDE KILIÇ

            Karahacılı Köyü’nde ılık bir ekim ayıydı. Artık Ağustosun kavurucu sıcaklığı kalmamış, sonbaharın hafif üşütücü esintisi ağaçlardaki son yaprakların da düşürmeye çalışıyordu. Köylülerimizin çoğunluğu sanki yayla gibi süpürgelik bağlarına taşınmış her bağda Kızılderili kabilelerin çadırları gibi aleçikler görünüyordu. Her aleçiğin üst köşesinde denizci feneri dediğimiz lambalar körsen ışıklarıyla geceyi aydınlatmaya çalışıyordu. Büyüklerimiz gecenin bir hayli ilerlemiş olmasına rağmen üzüm şıralarını torbaya koymuşlar  süzülmesi için aleçiğin kalın direklerden birine asıyorlardı.  Biz çocuklar ise günün yorgunluğu, gecenin hafif soğuğuyla birleşince çadırın içinde yorganı iyice başımıza çekip uykunun tadını çıkarıyorduk.

Okullar açılmıştı. Çocuklar için okul mutluluk kaynağıydı. Çocukluğumuzun çoğu karşı yamaçta kuzu güderek veya hacı velide, düzyurtta, kör pınarda çangalda ve ecelide mal gütmekle geçmiştir. Çocukların yukarıdaki işleri,  aslında onlar için bir özgürlüktü. Doğada temiz havada yürümek,  alabildiğince oksijen almak, soğuk pınarlardan su içmek, kuş ötüşleri ile arı vızıltılarına karışan çocukluğumuz.  Ah o çocukluğumuz yamaç yolundan bakınca köyümüz ne kadar yakındı. Ama şimdi ne kadar uzak, ne kadar içi boş. Çünkü ah o büyüklerimiz, mezarlarımız, süpürgelik, kırgı, yamaç, arkac bağları,  ne kadar masum, ne kadar yalnız, o kadar öksüz, o kadar yetim..

Gençliği ne kadar korkusuzdu. Köyümüzde yiğit bir adam. Kalıplı o kadarda yürekli bir adam. Ama ses tonu ne kadar yumuşak, ne kadar etkileyici. Aynı sese sahip teyze çocukları Bekir dayının oğlu Şükrü abi.  Sohbetleri hoş, hareketleri yumuşak, hülasa iyi insanlar, güzel insanlar.

Evet Üzeyir’in torunu Rahmetli Mehmet Böleden bahsedeceğim.  Gençlik yılları çalışma ile geçen, çalışkanlığı ile evini geçindiren, ekmek peşinde bir insan. Ekim ayının sanırım ikinci haftası gibiydi. Okul Müdürü Ramazan öğretmen,  okulun bahçesini adımlıyor,  başka işi yokmuş gibi çocukluk işte hata yapan, yaramazlık yapan olsa da bir dövsem havasında öğrencileri kolaçan ederken, rahmetli Mehmet Böle tebessüm ederek bahçeye girdi.  Sert ve agrasif Müdür Ramazan öğretmenin sanki sinirini alır gibi hop dedi.  Üç ve dört yaşında bir çocuk gibi Müdürü kucağına aldı bahçede küçük çocuk gezdirir gibi gezdirdi. Biz öğrenciler  gülüyor, ramazan öğretmende çocukluğunda yaşayamadığı duyguları Mehmet Bölenin kucağında tadıyordu.

Dedikya, gençlik başımda duman, Mehmet Böle arkadaşı Yakup Kılıç ve diğer arkadaşları ile Karayakup yolunda tur atarlarken, rahmetli Yahya bölesinin hanımı eşe böle pinerlide bulunan bostan tarlasından merkeple evine bostan götürüyor. Ama her nedense bu gençlere bostan alın demiyor. Bu akrabası olan Mehmet Bölenin zoruna gidiyor. Oracıkta arkadaşlarıyla sözleşiyorlar. Akşam olunca buluşmak üzere ayrılıyorlar.

Nihayet köye akşamın sessizliği çökünce,  bir yanındaki arkadaşlarının sesi, birde çekirgelerin ötüşü gecenin sessizliğini bozuyordu.  Ama kaçış yok plan aynen uygulanacaktı. Kısacası bu gece Eşe bölenin bostan tarlası talan edilecekti. Çünkü eşe bölesi gençlere cömertlik yapmamıştı. İyi de bu gençler başka köyün gençlerimiydi de birkaç tane bostan bu gençlerden esirgenmişti. Peki eşe bölenin bulgurunu dibekte hangi gençler dövecekti. Düğünlerinde hangi gençlik hizmet edecek, hangi gençlik halay çekecekti. Eşe böleleri bunları hiç düşünmemişti.

Evet plan uygulanacak, bostan talan edilecekti. Ama bunu uygulamak yürek istiyordu. Cesaret istiyordu. Çünkü  o gün ay akşamdan doğmuştu. Yani bostanın bekçisi vardı. Abdullah dedesiydi. Bu gün gençlere boyun bükmeyecek yazlık yiyecekleri olan bostanı uğrunda ölümde olsa koruyacaktı. Köyün gençleri de inatlaşmış bu bostan talan edilecekti. Nasıl olacaktı. Dedesi yatmıyor, uyumuyor ayakta savaşmaya hazır bekliyordu. Gençler tırsıyınca, yürekli genç ileri atıltı. Bismillah deyip, yanındaki kamayı ayakta  bostan bekleyen dedesine batırdı. Bir an sessizlik hâkim oldu. Arkadaşları kamayı sapladığı dedesini öldü sanıp geri çekilmeye başladılar. Ancak Mehmet Böle dedesine kama sallamanın gururuyla böbürleneceği yerde gülüyordu. Arkadaşı delirdi zannettiler. Ancak, kamayı dedesi sandıkları ay çiçeğine saplamıştı. Bir taraftan gülüyorlardı, bir taraftan da bostanı talan ediyorlardı. Tatlı buldukları bostanlardan birkaç dilim yiyorlar diğerlerini bıçakla delik deşik edip talan ediyorlardı.  O gece Mehmet Böle arkadaşları ile eşe bölelerine epey zarar vererek ayrılıyorlardı,

Köyde yine bir hasat mevsimi gelmiş Mehmet Böle,  Köyden Babam Mehmet KILIÇ, amcam Yakup Kılıç ve köyden komşumuz Mahmut Kayabaş amca ile birlikte Bala’nın Suluibik köyüne tırpan ile ekin biçmeye gidiyorlar. Birinci gün hamlamamak için antrenman havasında az biçiyorlar. Köyde iki evli bir adamın tarlasını biçiyorlar, tabii olarak da onların yemeğini yiyip, onların evlerinde yatıyorlar. Fakat akşam yemeğinde menüde biber  dolması var Mehmet bölenin sevmediği yada damat tadını alamadığı bir yemek. Ev sahibine benim tabağıma az koyun diyor. Fakat ilk lokmayı aldığında pişman oluyor ama iş işten geçiyor. Çünkü gerçekten ev sahibesi kadın çok nefis bir yemek yapmıştı. Tabir caizse yeme yanında yat. Mehmet Böle rahmetli olana kadar bu hatırasını hep iyi duygularla yad etmişti.

Mehmet Böle güçlü ve çalışkan bir adam.  Dört kişi tarlanın kenarından başlıyorlar biçer gibi tırpan sallıyorlardı. Sigara içen içmeyen burada belli oluyordu. Yakup amcam bu çalışkan insanlara ayak uyduramıyor, ikinci gün hastalanıyordu.  Üç arkadaş,  ekmek parası için çalışmaları gerekiyordu. Evlerine ekmek götürmeleri gerekiyordu.  Eğer biz bu kuşaktaki babalar çalışmasaydı şimdi rahat edebilecek miydik?  Ah o eli öpülesi babalar, ellerin tarlalarında çalışarak, fedakârlık yaparak bizleri bu yaşımıza getirdiler. O güzel insanları saygı ve hürmetle selamlıyorum,

Yıllar geçiyor, bir yıl başı daha geliyordu. O geceyi kutlama babında değilde, o gün genellikle televizyonlarda eğlence düzenlendiği için aileler toplanıp hoş sohbet yapıyorlar. Üzeyirin Mehmet Böle yumuşak sesiyle hoş sohbet bir şahsiyetti. Gözü bol, gönlü bol adamdı. Babayiğit bir adamdı, haliyle iyi yiyordu. O gece yağlı kuruyemiş gibi yiyecekleri fazla yiyince koca yürekli insanın kalbi,  hayatın ne zorluklarına katlanıyor da, birazcık yağlı yiyeceklere teslim oluyordu. Sanırım şafak vaktiydi. Kaynı Bekir beni aradığında acılara gark oluyordum. Sanki bir uzvum yok olmuştu. Duygularıma hâkim olamıyordum. Hıçkırıyordum. Üniversitede okurken ne zaman Ankara’ya gitsem,  işte bu büyük insanın kapısını çalardım. Bizimle ekmeğini paylaşırdı. Gönlü bol adamdı. Misafir sever bir insandı.

Mehmet Böle; ne olur çık gel o mezardan biraz da biz yatalım. Çünkü çağımızın çocuklarının dışladığı, evlerine almadıkları bir baba olarak, koca yürekli insan,  sen bize kapıları sonuna kadar açmıştın, senin gibi adamlara ihtiyacımız var. Ne olur insanlığın var olduğunu gözleri görmeyenlere, görmek istemeyenlere göster.

Gelmiyorsun, orası güzel değil mi. Yukardan görüyorsun dünyadaki saygısızları, babayı en büyük düşman olarak ilan eden aymazları, hasta babalarını hastane köşelerinde yalnız bırakanları, cehaletle uğraşma yerine babayla uğraşanları, kendileri hesap verecekleri yerde babadan sorgu soranları, babadan yıllarca şefkat görürken kendilerinin babalarına çin işkencesi, insafsızlık yapanları, düşmanlara karşı babalarının yanında olması gerekirken düşman saflarında gezenleri, bedbahtları….

Mehmet Böle nur içinde yat. Mekânın cennet olur inşallah dualarımız hep senin için.