1. YAZARLAR

  2. İREM AYTEKİN

  3. NE YAZIK Kİ…
İREM AYTEKİN

İREM AYTEKİN

Şehit Erdem Mut Ortaokulu Genç Y
Yazarın Tüm Yazıları >

NE YAZIK Kİ…

A+A-

Üç yıl boyunca açmaya uğraştığımız pastaneyi, artık açabileceğimiz haberini veren arkadaşım Itır; eğer yanımda olsaydı ölene kadar yanaklarını sıkardım. Artık onu duyamıyordum, cep telefonum titreyen ellerimin verdiği rahatsızlığa daha fazla dayanamayıp yere düşmüştü. Telefonumu alıp zorlukla kulağıma götürdüm ve konuşmaya çalıştım. Adamın bizim yerimize satmak istediği kişilerle son anda bir tartışma yaşayıp anlaşamadığını ve bize satmaya karar verdiğini öğrendim. Şu an sevinçten ölmek üzere olmanın nasıl bir duygu olduğunu anlıyordum. Üç vakte kadar küçüklük hayalimi gerçekleştirerek bir pastacı olacaktım. Minik çocuklara horoz şekeri, okullu gençlere zeytinli açma satacaktım. Renk renk makaronlar, leziz mi leziz ayçörekleri aklıma geldikçe heyecanım katlanıyordu. Ben küçükken vefat eden annemin bana öğrettiği tarçınlı kurabiyeleri yapmayı sürdürecek, her gelen müşterime tarçınlı kurabiyelerimden ikram edecektim. Bunları asla satmayacak, sadece ikram için hazırlayacaktım. Çünkü bu kurabiyeler satılmayacak kadar değerliydi, benim için.    Birkaç hafta sonra her şey fazlasıyla tamamdı. Tüm arkadaşlarımız toplanmış, Itır ve benim kırmızı kurdeleyi kesmemizi bekliyorlardı. Onları ve hayallerimi daha fazla bekletmek istemiyordum. Önümüze uzanan kırmızı şeridi kesiverdik. “Şeker ve Pare” yazılı tabela gözümün önündeyken topyekûn içeri girdik. Pastanemizin ismi; arkadaşım Itır’ın soyadı Şeker ile benim ikinci adım Pare’nin birleşmesiydi. Bu dâhiyane fikir adeta bir zekâ abidesi olan Itır’dan çıkmıştı. Her masada; üzerinde beş tane tarçınlı kurabiye bulunan mini tabaklarımız duruyordu. Her şey hayal ettiğim gibiydi işte. Bu, yağmur yağarken bir anda güneş açması gibiydi. Ve o açan güneş, benim çiçeklerimi besliyordu. Artık mesai bitimi yaklaştı. Bizse durumumuzdan oldukça hoşnut, iki tabureye oturmuş, eserimize bakıyorduk. Gözüm dışarıda durup bize bakan küçük kız çocuğuna takıldı. Görünüşüyle Gülşah’ı andırıyordu. Bir yanı buruk ağlıyordu. Koşar adım dışarı çıktım ve çocuğa doğru gittim. Yağmur çiseliyordu. Kıza ne olduğunu sordum. Bir şey söylemedi. Yağmur gitgide etkisini artırırken biz içeri girmek zorundaydık. Eğer benimle pastaneye gelirse ona kurabiye ikram edebileceğimi söyledim. Biraz düşündükten sonra başıyla onayladı ve elinden tuttuğum gibi pastaneye götürdüm. Tabağa on tane tarçınlı kurabiye, tezgâhtaki bardağa ise biraz süt koyup balla karıştırdım ve kızı oturttuğum masaya yöneldim. Küçükken üzüldüğümde annem böyle yapardı. En sevdiğim kurabiyelerden yapar, yanına ballı süt getirirdi. Kız masaya koyduklarıma baktı ve aradan iki dakika geçmeden yemeye başladı. O yerken ben de nereden geldiğini sordum. “Evden kaçtım.” dedi. Nedenini sorduğumda “Ben o evde evlatlığım. Bana kötü davranıyorlar. Bir oğulları var, benim ağabeyim. Bir tek o sever beni. Bir tek o korur.” dedi. İlk cümle kafamın içinde yankı yapınca “Tamam,” dedim. “Buraya istediğin zaman gelebilirsin.” Adını sorduğumda Eylül olduğunu öğrendim. Haftalar geçti ve işler tıkırındaydı. Itır hamur işlerinden anlamıyordu ve sadece çevirim içi işlerle uğraşıyordu. Bizim minik Gülşah –adının Eylül olduğunu öğrensem de içimden ona Gülşah demek geliyordu- hiç uğramamıştı. Itır son gelen müşteriye siparişini götürdü. Bense müşterilerimizden birinin yarın için verdiği doğum günü pastasını yetiştirmeye çalışıyordum. Kafam dalgındı bugün, kremayı tutturamıyordum. Açılan kapıdan içeri giren Gülşah’a, onu görünce yüzüme yayılan kocaman gülümsememle birlikte “Hoş geldin.” dedim ve yanına gidip sarıldım. Ondan ayrıldığımda “Bu sefer ağabeyimle geldim.” dedi sırıtarak. “Nerede peki?” diye sormama kalmadan kapı açıldı ve içeriye az önce sorduğum sorunun yanıtı girdi. Benim yaşlarımda bir delikanlıydı bu. Ama bununla kalmıyordu. Kara kaş, kehribar göz, nizamî dudaklara sahip yuvarlak bir yüz, üç günlük bırakılmış sakallar, tamamen kendi haline bırakılmış dağınık saçlar, hafif çukur yanaklar ve daha anlatamadığım kusursuz yüz hatları… En güzeli gözleriydi ama. Ben onun gözlerinde hapsolmuşçasına ona bakarken o da gözlerimde sabitlenmişti. O an hiçbir şey olmuyordu sanki. Ne dünya dönüyor, ne güneş açıyor, ne kuşlar uçuyor… Uzun bir bakışmadan sonra Gülşah bizi tanıştırmak istedi. Uzattığı eline karşılık verirken “Beyza” dedim. “Behzat” dedi, hafif gülümseyerek. İsmimi yeniden sevmiştim o an. Aileme bir kez daha hayran olmuştum. Yeni bir bakışmaya geçmemize engel olan Gülşah bir yanı hınzırca gülümsedi ve Behzat’ı çekiştirerek cam kenarındaki masaya doğru ilerledi. Onlar oturunca siparişlerini aldım. Gülşah heyecanına mani olamadan “Ben tarçınlı kurabiye ve ballı süt istiyorum.” dedi. Onun bu isteğine gülümsedim ve göz kırptım. Behzat olan bitenden bir şey anlamamıştı ve sade bir Türk kahvesi istedi. ‘İnşallah bir gün o kahveye tuz katmak nasip olur’ diyen iç sesimi takmadım. Sanırım fazla göz göze gelmesem iyi olacaktı. Itır kasada durup telefonuyla oynuyordu. Bense siparişleri hazırladım ve ona biraz sitem ettim. “Itır Hanım, müşteriler sizi özlemiş.” Suçüstü yakalanmış gibi kalktı, gülerek siparişleri aldı ve masaya yöneldi. Ben de tezgâhın başında, gizlice onları izliyordum. Kızaran yanaklarımı gizlemeye çalışırken aylar sonra bu oğlana sevdalanacağımı nereden bilebilirdim ki… Evet, aylar geçmişti ve bir kafeteryada buluşmadaydık. Çoğu kez görüşmüştük aslında; çoğu kez konuşmuştuk. Onun karşısındayken, o gözlere bakarken zorlukla konuşuyordum. Bana söyleyeceği şeyi merakla beklemiyordum. Çünkü gözlerindeki hayal kırıklığıyla karışık umutsuzluğu görebiliyordum. Kötü bir şey olacaktı. Ve ben kaçıp gitmek istiyordum. Ama o çoktan konuşmaya başlamıştı. Ben pastanedeki ilk gün bu noktaya geleceğimizi biliyordum ve engel olmam gerekiyordu. Fakat gözlerine bakınca başını güneşe çeviren bir ayçiçeği gibi hissediyorum. Bu böyle sürdü gitti. Şimdi ise sana yalan söylemeye bir son vereceğim.

Gözlerini gözlerime kilitlemişti; bunu yapmasından çok hoşlandığımı bilircesine. Bu konuşma hiç iyi bir yere gitmiyordu ve ben çok korkuyordum. Onu kaybetmekten… Ben yıllardır bununla mücadele ediyorum; ama diğerleri gibi başaramadım. Beyza, ben seni üzmek istemiyorum. Ben, dedi ve durdu. Senin bir “ben”in neler yapabiliyormuş. Yüreğimi söküp paramparça etmek gibi. Dahası, bu parçaları bir daha yerine koyamamak gibi…

“Ben…” “Ben kanserim Beyza. Yakında öleceğim ve senin bunu görmeni istemiyorum. Hoşça kal…  ”  Ardından masadaki telefonunu aldı ve gözlerime son kez baktı, veda eder gibi. Sonra gitti. Bir daha bakamadı ardına. O an yine bir bedel ödüyordum. Yaşadığımız her güzel şeyin bir bedeli olduğu gibi, açtığımız pastanenin de bir bedeli vardı. Bunun bedeli ise; sevdiğini kaybetmekti. Behzat!  Arkasından bağırdım ama durmadı. Onu o halde görmemi istemediği için… Gitti. Ben önemsemezdim ki bunları. Birlikteliğimize bir şans verseydi üstesinden gelirdik. Bense ona arkasından bakıp sessizce gözyaşı döküyordum.  Aradan tam dört yıl geçmişti. Ben bahçemde sardunyalarıma su fışkırtırken Itır elindeki gazeteyle birlikte bahçeye girdi. Yanakları ıslanmıştı. Telaşla kalktım ve ne olduğunu anlamaya çalıştım. Bir şey söylemeye çalışır gibiydi. En sonunda konuştu: “Behzat…” Gazeteyi bana vermesiyle birlikte fal taşı gibi açılan gözlerimden iki damla yaş süzüldü. “Kanser yine can aldı.” başlıklı haberi okudum ve olduğum yere çömeldim. Hiçbir şey hissetmiyordum. Kapıdan çıktım ve bomboş sokağa doğru bağırdım. “Lanet olsun!” Ödediğim en kötü bedeldi bu. Behzat olmadan ne yapacağım şimdi? Dört sene boyunca içim içimi kemirmişti. Yere yığıldım. Bu haber, sahip olduğum kalp rahatsızlığını tetikledi ve yüreğim daha fazla dayanamadı. En son hatırladığım şey ise, hastanenin o rahatsız edici kokusuydu. Başımda dönen doktorların çabaları, hiçbir işe yaramamıştı.

Bu yazı toplam 3533 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.