MEHMET BAYRAK

MEHMET BAYRAK

Emekli İlahiyatçı
Yazarın Tüm Yazıları >

MİRAÇ- 3

A+A-

Hz. Peygamber (s.) devamla: “Sonra öyle bir yere çıkarıldım ki, orada kader (mukadderat) kaleminin yazmasının sesini duyuyordum. Sonra 7. kat semanın üzerine çıktım. Sidretü’l-Müntehâ denen bir yere vardım. Sidretü’l-Müntehâ öyle büyük bir ağaç ki, kökü 7. kat semada, dalları yukarı doğru uzamış, yaprakları şekil yönünden fillerin kulaklarına benziyor. Fakat her bir yaprak, bir ümmeti gölgesinde barındıracak kadar büyük. Allah (c.c.) ona öyle bir güzellik vermiş ki, onun güzelliğini hiçbir kimse anlatamaz. (kelimeler tükenir, kalemler biter, fakat onun güzelliğinin anlatılması bitmez.)

Oradan bir nehirin (ırmağın) yanına geldim. Bu nehir, Sidre ağacının dibinden çıkıyor ve üç kola ayrılıyordu. (başı aynı yerden çıkan bu ırmakların her birinin tatları başka başka idi.)

Orada yüzleri bembeyaz parlayan bir grup insan vardı. Bir kısmının da yüzlerinde bir takım lekeler görünüyordu. Bu yüzleri lekeli olanlar, o üç ırmağın birine girip yıkanıp çıktılar. Yüzlerindeki lekelerin bir kısmı gitmişti. Sonra ikinci ırmağa dalıp çıktılar, yüzleri daha da güzelleşti. Sonra üçüncü ırmağa bir dalıp çıktılar ki, yüzlerinde hiçbir leke izi kalmamış, tertemiz olmuşlar. (Nur topu gibi parlayan yüzleriyle gelip öbür tarafta oturan parlak yüzlülerin yanlarına katıldılar.)

Peygamber (s.) Hz. Cebrail’e, bu beyaz ve parlak yüzlü insanların ve öbür lekeli yüzlü iken o nehirlerde yıkanarak temizlenenlerin kimler olduğunu ve bu nehirlerin ne nehirleri olduğunu sordu. Cebrail (a.) da, o beyaz yüzlülerin, imanlarını zulüm ve küfür ile karıştırmayanlar (yani, tam bir iman ile beraber gerekli salih amelleri de işleyenler)dir. Öbür renklerinde değişiklik ve yüzlerinde lekeler olanlar ise, bir taraftan, (namaz, oruç, hac, zekat sadaka v.s. gibi) salih amelleri işlerlerken, diğer taraftan da çeşitli günahlar işleyip sonra da yaptıklarına pişman olup tevbe edenlerdir ki, Allah da onların tevbelerini kabul etmiştir. O üç nehir ise, birincisi, Rahmetullah (yani Allah’ın rahmeti), ikincisi, Ni’metullah (yani Allah’ın nimeti) üçüncüsü ise, “Ve sekaahüm rabbühüm şerâben tahûrâ” (İnsan/21) ayetinde anlatılan ve mü’minlerin cennette içecekleri meşrubat ırmağıdır.

Ayrıca dört nehir daha vardır ki, birinden tadı ve kokusu bozulmayan saf su, birinden tadı değişmeyen, asla bozulmayan süt, birinden içenlere lezzet veren (sarhoşluk ve baş ağrısı gibi şeyler yapmayan) tatlı cennet şarabı ve birinden de saf süzme bal akıyordu. (Muhammed / 15)

Hz. Peygamber anlatmaya devam ediyor: “Bir nehrin yanına vardım. İki tarafında inciden, yakuttan, ve zebercüdden  yapılmış süslü çadırlar vardı. Üzerlerinde öyle güzel, öyle yumuşak tüylü kuşlar uçuyorlardı ki, onların bir benzerini görmedim. Sonra Cebrail bana: “Bu nehir hangi nehirdir biliyor musun?” diye sordu. Ben de: “Bilmiyorum” dedim. Cebrail bana: “Bu, Allah’ın sana verdiği Kevser ırmağıdır” dedi. (Baktım ki) etrafında altın ve gümüşten bardaklar var. Yakut ve zümrütten çakıllar üzerinde pırıl pırıl akıyor. Suyu sütten daha beyazdı. Altın bardaklardan birini alıp bir bardak doldurup içtim. Tadı baldan daha tatlı, kardan daha soğuk ve kokusu da miskten daha hoş idi.”

(Yolculuk cennetin içine doğru devam ediyordu) Kulağıma hafif bir ses geldi. Bu nedir? diye Cebrail’e sordum. “O ses, Bilâl’ın sesidir” dedi. Miractan döndüğünde Hz. Peygamber (s.): “Bilal kurtuldu (köşeyi döndü). Onun için hazırlanmış şöyle şöyle şeyler gördüm” diye müjdeledi.

Oradan bir kavimin yanına geldi. Onlar bir gün ekiyorlar, ertesi gün biçiyorlar. Biçtikleri tekrar büyüyor, gene biçiyorlar... Cebrail’e: “Bunlar nedir ve bunlar kimlerdir?” diye sordu. Cebrail (a.): “Bunlar Allah rızası uğrunda cihat edenler, İslâm dininin yeryüzünde payidar olması için canlarıyla mallarıyla çalışanlardır ki, onların mükâfatları yedi yüz katına kadar kat kat artırılır. Onlar Allah yolunda ne harcarlarsa, Allah (c.c.) harcadıklarının yerine yenisini verir. O rızık verenlerin en hayırlısıdır” dedi.

Efendimiz şöyle devam ediyor: “Bana iki bardak sundular. Birinde süt, diğerinde de şarap vardı. Ben sütü alıp içtim. Bana: “İslâm fıtratını seçtin. Eğer şarabı seçseydin mutlaka ümmetin azar, sapıtırdı” denildi.  Orada yaşlı ve ihtiyar bir kadın gördüm. Cebrail’e sordum. Bana: “Bu kadın yaş itibariyle dünyayı temsil ediyor. İşte bunun ömründen ne kaldı ise, dünyanın ömrü de o kadar kaldı” dedi. (yani, 80 90 lık bir nine yaşının yüzde kaçını yaşamış olup, geriye ne kadar kaldı ise, dünyanın ömrünün de o kadarı gitti ve geriye az bir şey kaldı, demektir.) (Devam edecek)

Mirac-4

Yolculuk şöyle devam etti:

Oradan bir vadiye geldi. Oradan gayet hoş ve serin bir rüzgar, misk kokusu ve hoş sesler duydu. Bunların ne olduğunu Cebrail’e sordu. Cebrail: “Bu, cennetin sesi (ve kokusudur). Cennet diyor ki, Ya Rabbi! Odalarım, ipeklerim, inci mercan, altın ve gümüşlerim, bardaklarım, kâselerim ve sürahilerim, elbiselerim, ballarım, sütlerim ve meşrubatlarım çoğaldı. Bana geleceklerini va’d ettiğin kullarını artık gönder. Allah (c.c.) şöyle buyurdu: “Her iman eden Müslüman erkek ve kadın, bana ve peygamberlerime iman edip salih ve yararlı amelleri işleyen ve bana hiçbir şeyi veya hiçbir kimseyi ortak koşmayan bütün kullarım senindir (sana geleceklerdir.) Kim benden korkarsa (azabımdan) emin olur. Kim benden isterse veririm. Kim bana ödünç verirse (dünyada benim rızam için harcarsa, ahirette ona kat kat ) öderim. Kim bana tevekkül ederse (sebeplerine sarılarak işini bana havale ederse), ben ona kâfî gelirim. Ben O Allah’ım ki, benden başka hiçbir ilah yoktur. Ben vaadimden dönmem.”

Efendimiz şöyle devam ediyor:  “(Bunları gördükten sonra bana cehennem ehli gösterildi.)  Baktım bir kavim gördüm ki, dudakları deve dudağı gibi. Bunlara bir takım memurlar görevlendirilmiş, bunların dudaklarını kesiyorlar ve ağızlarına ateşten bir taş koyuyorlar. O taş aşağılarından çıkıyor. Ya Cibrîl! Bunlar kimlerdir? dedim. “Bunlar yetimlerin mallarını haksız olarak yiyenlerdir,” dedi.

Sonra bir takım kimseler gördüm ki, derilerinden sırım kesiliyor, ağızlarına tıkılıyor ve “Yediğiniz gibi yiyiniz” deniliyor. Bu onlara en iğrenç bir şey oluyordu. Ya Cebrail! Bunlar kimler? dedim. “Bunlar, dedi kodu yapan, fitne çıkartan, ve söverek onun bunun ırz ve namusuna tecavüz edenlerdir” dedi.

Sonra baktım bir kavim gördüm ki, önlerine bir sofra kurulmuş, üzerinde benim gördüğüm etlerin en güzelinden kebaplar, kızartmalar var, etrafında da kokuşmuş etlerle cifeler dolu kazanlar var. Onlar bu güzel etleri bırakıp, öbür kokuşmuş etlerden yiyorlar! (zorla yediriliyorlar).

Bunlar kim, Ya Cebrail? dedim.

Bunlar zinâ edenlerdir. Allah’ın helal kıldığını bırakırlar da haram kıldığını yerler, dedi. Diğer bir rivayette de: “Bunlar ümmetinden öyle kimselerdir ki, yanlarında tertemiz helal aileleri varken onları bırakıp da haram olan habîs, pis kadınlara gidip orada sabahlarlar; veya öyle kadınlardır ki, yanlarında kendilerinin helal kocaları varken, onu bırakıp helalı olmayan pis, namussuz adamlarla düşüp kalkan kadınlardır” dedi.

Sonra bir takım kadınlar gördüm ki, karınları evler gibi şişmiş, karınlarının içlerinde yılanlar dolu ve bu yılanlar dışarıdan görünüyor. Bunlar âl-i Fir’avn yolu üzerinde bulunuyorlar. Âl-i Fir’avn (yani, Fir’avn’un ehli ve avânesi) sabah akşam ateşe yanmaya götürülüp getirilirken bunların üzerlerine uğruyorlar. Bu karınları şiş adamlar onları görünce çiğnenmemek için yerlerinden fırlayıp kenara çekilmek istiyorlar fakat karınlarının ağırlığı yüzünden tekrar oldukları yere yere düşüyorlar. Fir’avn’un avanesi de bunları ayakları ile çiğniyorlar.

Ya Cebrail! Bunlar kimlerdir? dedim.

Bunlar, riba, faiz yiyenlerdir, dedi ve “Onlar kabirlerinden kalkarlarken şeytan çarpmış adam gibi kalkarlar...” anlamındaki bakara süresinin 275. ayetini okudu.

Sonra baktım ki, bir takım kadınlar memelerinden, bir kısmı da baş aşağı ayaklarından asılmış! Bunlar kimlerdir? Ya Cebrail; dedim.

Bunlar zina eden ve çocuklarını öldüren kadınlardır, dedi.

Sonra bir adamın yanına geldim. Büyük bir demet yük hazırlamış, onu kaldırmaya uğraşıyor (kaldıramıyor.) yükü biraz daha artıyor, gene uğraşıyor, gene kaldıramıyor...

Cebrail’e Bu kimdir, diye sordum.

Bu senin ümmetinden öyle bir kişidir ki, halkın işini üzerine alır. Onu yapamadığı halde daha büyük emanet yüklerini almaya uğraşır, dedi.

Sonra bir kavimin yanına geldim ki, dilleri, dudakları demir makaslarla kesiliyor. Bir taraftan kesilirken, öbür taraftan tekrar yaratılıyor... Cebrail’e bunların kimler olduğunu sordum.

Bunlar fitne hatipleridir. (yanlışları doğru, çirkin işleri güzel, doğruları yanlış ve kötülükleri iyi göstererek halka nutuklar çeken ve insanları yanlış yola sevk eden kimselerdir), dedi.

Sonra bir vadiye geldim. Orada çok çirkin ve çok kötü sesler, gürültüler ve gayet pis kokularla karşılaştım. Cebrail’e bu sesin ve bu kokunun ne olduğunu sordum.

Bu ses cehennemin sesidir (ve bu koku da oradan geliyor). Cehennem diyor ki, Ya Rabbi! Zincirlerim, bukağılarım, kelepçe ve kancalarım çoğaldı. Ateşim ve kaynar suyum had seviyesini buldu. Karanlığım ve yananlardan akan kan ve irinlerim ve acı meyvelerim çoğaldı. Dibim iyice derinleşti. Ateşimin harareti iyice şiddetlendi. Bana geleceklerini va’d ettiğin kimseleri artık getir. (onları bekliyorum.)

Allah (c.c.) şöyle buyurdu: “Her erkek ve kadın kâfir, Allah’a şirk ve ortak koşan her müşrik erkek ve kadın, her habîs (pis, mikrop) erkek ve kadın, ahirete ve hesap gününe inanmayan bütün cebbarlar senindir, (sana geleceklerdir.) (Devam edecek)

Mirac-5

Hz. Peygamber (s.) Arş’ı, Kürsi’yi gezdikten sonra Sidretülmüntehâ denen bir ağacın yanına varmıştı ki, bu ağacın kökü altıncı kat semada, dalları 7. kat semadadır. Bunun üstü artık meleklerin bile çıkamayacakları bir yerdir. Allah orayı o kadar güzel yaratmış ki, o güzelliği tarif etmek için kelime bulunmaz.

Hz. Peygamber (s.) orada Cebrail’i kendi yaratıldığı şekilde gördü. Cebrail’in 600 kanadı vardı.  Hz. Peygamber (s.) Cebraili o şekli ile bir kere de ilk defa geldiğinde Hıra (nur) dağında görmüştü. Diğer zamanlarda bir çok defalar insan şeklinde gelirdi. Hatta bir defasında beyaz elbiseli bir yabancı şeklinde gelmişti de ashab onun Cebrail olduğunu bilememişlerdi. Sonra Hz. Peygamber, onun Cebrail olduğunu haber vermişti.

Sidretülmüntehâ’ya kadar Hazreti  Peygambere arkadaşlık eden Cebrail orada durup: “Benim son çıkacağım yer burasıdır. Eğer buradan ileri zerre kadar geçersem baştan ayağa kadar yanarım” dedi.

Bunun üzerine Hz. Peygamber, kendinde bir gariplik hissederek: “Ey kardeşim Cibril, sen olmadan bu bilmediğim yerlerde ben ne yaparım? Ben buraları bilmem ki” deyince Hz. Cebrail: “Buraya kadar gördüğün ve bundan sonra göreceğin her şey senin hürmetine yaratılmıştır. Sen kendini niçin garip hissediyorsun?” dedi.

İşte tam bu sırada Rafraf isimli bir binek veya asansör gelip Hz. Peygambere selam verdi ve onu alıp yukarı doğru yükseldi. Artık orası öyle bir yerdi ki, orada ne mekân vardı, ne yer, ne de gök! Mevlid’i şerifin müellifi Süleyman çelebi Merhum ne güzel söylemiş:

Söyleşirken Cebrail ile kelam

Geldi Rafraf önüne verdi selam

Aldı ol şâhı cihanı ol zaman

Sidreden gitti ve götürdü heman

Bir feza oldu o demde rûnüma

Ne mekân var anda ne arz’û sema

Kim ne hâlîdir ne mâlî ol mahal

Akl’u fikretmez o hâli fehm’ü hal

Aklın, fikrin ve bütün tabiat kanunlarının iflas ettiği, idrakten aciz kaldığı, sevenle sevgilisinin buluştuğu bir yer!

Mekândan ve zamandan münezzeh olan Yüce Allah, sevgili kulu ve peygamberi, iki cihan serveri, yerin göğün rehberi, ins’ü cinnin Peygamberi, başlarımızın tacı, gönüllerimizin ilacı, biz günahkâr ümmetlerin şefaatcısı Hz. Muhammed Mustafa (s.) ile (arada ses, yazı ve işaret olmaksızın) konuştu. “İste habibim, ne istersen vereceğim” dedi.

Hz, Peygamber (s.):

“Ya Rabbi Rahîm! İbrahim’e “Halîlim” dedin, onu kendine dost edindin ve ona mülk’ü azîm verdin. Musa ile konuştun. Davud’a büyük mülk verdin. Onun elinde demiri yumuşak kıldın. Dağları onun emrine verdin. Süleyman’a, kendinden sonra kimseye verilmeyecek olan bir saltanat verdin. Cinleri, insanları, şeytanları ve rüzgarları onun emrine verdin. İsa’ya Tevrat’ı ve İncil’i öğrettin. İznin ile onu, dilsizleri konuşturan, ala tenlileri iyileştiren, körlerin gözlerini açan ve ölüleri dirilten bir kimse yaptın. O’nu ve annesi (Meryem’i) şeytanın şerrinden korudun da şeytan ikisinin yanına hiç yaklaşamadı” dedi.

Allahü Zül celâl şöyle buyurdu:

“Seni kendime dost edindim ki bu, Tevrat’ta (Habîbü’r-Rahmân) diye yazılıdır. Seni (yalnız bir millete değil) bütün insanlara (itâat edenlere) müjdeci, (isyan edenleri de azapla) korkutucu, beşîr ve nezîr bir Peygamber olarak gönderdim. Senin için senin göğsünü şerh ettim (hikmetle doldurup) genişlettim. Senden (Peygamberliğin ağır) yükünü hafifletip kaldırdım. Senin şanını, (ismini ezan ve kametlerde okunmakla) yükselttim. Her anıldığımda benimle beraber senin adın da anılır. (Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Rasûlüllâh, da olduğu gibi)

Ümmetini beşeriyet için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet kıldım ki, onlar (dünyaya gelme itibariyle en) son olmalarına rağmen, (cennete girme itibariyle) en öndedirler. O ümmetin ki her hutbelerinde senin, benim kulum ve rasûlüm olduğuna şehadet ederler. Seni yaratılış itibariyle peygamberlerin evveli, dünyaya gönderilmek itibariyle de en sonuncusu kıldım. Sana, senden önce hiçbir peygambere verilmeyen Seb’ul Mesâni’yi (Fatiha sûresini) ve Arş’ın altının hazinesinden Bakara sûresinin son iki ayetini (Âmener rasûlü’yü) ve Kevseri verdim” buyurdu. (Devam edecek)

Mirac - 6

Kim bilir daha başka neler neler konuştular. Cenâb’u Rabbü’l-Âlemîn Peygamberimize ve O’nun ümmetine bir gün bir gecede beş vakit namaz kılmalarını farz kıldı. Mekândan münezzeh olarak O’na Cemâlini gösterdi.

Aynı gittiği yoldan geri dönen Hz. Peygamber, Hazreti Cebrail ile beraber 7. 6. 5.4.3.2 ve 1. semaları geçerek Kudüs’teki Mescid’i Aksâ’ya indiler.

Hz. peygamberi, Mescid’i Haram’dan Mescid’i Aksâ’ya kadar getiren Burak orada bekliyordu. Onu caminin yanında bir halkaya bağlamışlardı. Tekrar onun üzerine binip Mekke’ye doğru yola revan oldular. Yolda bir çok acaip şeyler gördükten sonra Mekke-i Mükerreme’ye geldiler.

Sabah olunca Hz. Peygamber Kâbe’nin yakınına gelip oturmuş düşünüyordu. Mekke halkı “Bu gün bir şey var mı? Cebrail bir şeyler getirdi mi?” gibi şeyleri, kâfirler gırgır geçmek için, mü’minler de inanmak için sorarlardı. Gene sorarlarsa ne diyecekti? “Bir şey yok” dese, namaz farz edilmişti. Miraç hadisesi meydana gelmişti. Peygamberdi, gizleyemezdi. Eğer gidip geldiği yerleri ve gördüklerini anlatsa, bu sefer de inanmayanlar alaya alıp güleceklerdi. Kim bilir neler diyeceklerdi!

İşte böyle düşünürken Ebû cehil çıkageldi ve: “Bu gün göklerden bir haber yok mu?” diye alaylı alaylı sordu. Hz. Peygamber olup biteni haber verdi.

Bunun üzerine müşriklerin kimi inkârdan el çırpıyor, kimi elini başına koyuyordu. İnananlardan bir kısmı, İslâm’dan çıkıp tekrar küfre dönüp mürtet oldular. Bu arada koşup durumu Hz. Ebû Bekir’e haber verdiler. O hiç tereddüt etmeden: “Eğer o söyledi ise mutlaka doğrudur” dedi. Bunun üzerine: “Akşam bizimle beraber burada bulunsun, bizim iki ayda gidip geldiğimiz Kudüs’e bir gecede gidip gelsin ve sabahleyin de aramızda bulunsun! Bunu mantık kabul eder mi? buna nasıl inanıyorsun?” denince o: “Ben onu, bundan daha uzak şeylerde bile tasdik ediyorum. Sabah akşam, (yedi kat semanın üstünden gelen ve Cebrail’in getirdiği) vahiyleri, tasdik ediyor, inanıyorum (çünkü O bir Peygamberdir, O’nun her dediği doğrudur)” dedi. Bunun için Hz. Ebû Bekir’e ‘hakkiyle tasdik eden anlamında “Sıddîk” unvanı verildi.

Mekke halkından, o günkü durumu ile Kudüs’te bulunan Mescid’i Aksâ’yı bilenler vardı. Bunlar Peygamberimize: “Mademki, bu gece Mescid’i Aksâ’ya gittim, orada namaz kıldım” diyorsun. Mescid’i Aksâ’nın kaç tane kapısı var ve ne tarafındadır? Kaç tane penceresi var? Kaç tane kubbesi var ve nasıldır? gibi bir çok sorular sordular.

Daha önce Hz. Muhammed’in Kudüs’e hiç gitmediğini biliyorlardı. Onun için soruyorlardı. Cenab-ı Allah, Mescid’i Aksâ’yı Peygamber (s.)in gözünün önüne getiriverdi. O da oraya bakarak onların sorularına doğru cevaplar veriyordu. Onlar:

“Gerçi bu dediklerinde isabet ettin, dediklerin hep doğrudur ama, bu sihir olabilir. Sen bize, bizim Şam’dan gelmekte olan kervanımızdan haber ver, o bizim için daha önemlidir. Onlardan bir şeye rast geldin mi?” dediler. O: (Devam edecek)

Mirac-8

“Evet rast geldim. “Ravha” da idiler. Bir deve yitirmişler onu arıyorlardı. Yüklerinde de bir bardakta su vardı. Susadım ve o suyu alıp içtim. Bardağı da gene yerine koydum. Geldikleri zaman sorun bakalım, bardaklarında suyu bulabilmişler mi? buyurdu. Bu da ikinci alâmet-işaret, dediler. Sonra da kervanın adedini, şeklini, heyetini, yükünde ne olduğunu v.s. sordular. Bu sefer de kervanın durumu, Hz. Peygamberin gözünün önüne getiriliverdi. Oraya bakarak: “O kervanın içinde falan ve filan var, önlerinde karamtırak beyaz bir deve ve üzerinde ağzı dikili iki tane harar (büyü çuval) var. Filan günü güneş doğarken gelirler” dedi. Bu da bir alâmet, dediler ve kervanın geleceğini haber verdiği o gün hızla Seniyye tepesine doğru çıktılar. Güneş ne zaman doğacak da onu yalancı çıkaracağız, diye bakıyorlardı.

Derken, içlerinden birisi: “Güneş doğuyor” diye haykırdı. Tam o anda diğer birisi de: “İşte kervan geliyor, göründü. Önlerinde karam tırak beyaz bir deve ve içlerinde falan ve filan da var. Tıpkı dediği gibi” diye bağırdı. Durum böyle iken gene de iman etmediler, “Bu apaçık bir sihirdir, göz boyamadır” dediler.

Aziz Müslüman kardeşim! Uzak bir yere gidip gelen bir yakınımızdan hediye bekleriz. Şüphesiz ki Allah tarafından özel bir sûrette davet edilen ve yedi kat gökleri, Arş’ı, Kürsi’yi ve daha başka nice yerleri gezip gelen, gözlerimizin nuru, gönüllerimizin sürûru, Sevgili Peygamberimiz de miraçtan bize bir takım hediyeler getirmiştir. Eğer bu hediyeler, cennet meyveleri gibi bir şey olsaydı, o zamanda yaşayan sahabeler yerlerdi de bize bir şey kalmazdı. O’nun getirdiği hediye, kıyamete kadar bütün ümmetinin istifade edebileceği bir şey olması gerekirdi ki öyle de oldu. O bize üç büyük hediye getirdi.

Miraçtan biz ümmetine getirdiği üç büyük hediyenin birisi, beş vakit namazdır ki, bu gecede farz olmuştur. Beş vakit namazı sıdk ile dosdoğru kılana elli vakit namaz kılmış sevabı verilir. (Müslim İman/263-264)

İkincisi, Allah’a hiçbir şeyi ve hiçbir kimseyi ortak koşmadan ölen kimsenin günahlarının mağfiret edilmesi ve eninde sonunda mutlaka cennete girmesi.

Üçüncüsü, bakara Sûresinin son iki ayetleridir ki (Âmenerrasûlü) ile (Lâ yükellifullâhü nefsen.) ayetleridir. Bu ikinci ayette, Allah’ın kullarına güçlerinin yetmediği şeyleri yüklemediği, kulun elinde olmadan, içinden geçen şeylerden sorumlu tutulmayacağı ve onlardan dolayı hesaba çekilmeyeceği müjdesi verilmektedir.)

Hz. Peygamberin bir gecede Mekke-i Mükerreme’den Kudüs’e kadar gidip tekrar geri dönmesi, ertesi gün Hz. Peygamberin Mescid-i Aksa’yı görerek haber vermesi nasıl mümkün olur, diyenlerin ağız ve dillerini, ilim ve fen yırtar, koparır ve der ki:

“Ey zavallı! Sen henüz ne olduğunu dahi bilemediğin şu küçücük aklınla yaptığın bir televizyonla, bir aletle, bir filmle oturduğun yerden dünyanın her tarafını seyrederken, sesten daha hızlı uçan uçaklarla bir saatte dünyanın çevresini dolaşıp gelirsin de, Allahü Azîmüşşan sonsuz kudreti ile Resûlüne Mescid-i Aksâ’yı –Hâşâ- neden seyrettiremesin ve semalara neden çıkaramasın. Oysa ki, Peygamberlerin mucizeleri, o yaptıkları şeylerin benzerlerinin insanlar tarafından yapılabileceğine ışık tutmaktadır.

Peygamberimizin Mescid-i Aksa’yı Mekke’den görmesi, televizyon ve benzerlerinin yapılacağına, şu kadar Km. yolu bir gecede gidip gelmesi, o kadar hızlı gidecek taşıtların yapılmasının mümkün olduğuna işaret değil midir?

Çevresi 40 bin km. olan şu koskoca dünyayı kendi ekseni etrafında bir Mevlevî müridi gibi 24 saatte çeviren, güneş etrafında bir sapan taşı gibi döndüren, milyarlarca yıldızı, milyonlarca yıldır, birbirlerine çarptırmadan uzayda yüzdüren Allah, Sevgili bir Peygamberini kısa bir anda yedi kat semaları gezdirmekten aciz midir? Hâşâ ve kellâ. O her şeye kadirdir, gücü yeter. İşte biz buna inanır, iman ederiz.

Mirac-9

Süleyman Çelebi Merhum bu sahneyi Mevlid’in Mirac bahrinde ne güzel ifade etmiştir:

Söyleşirken Cebrâil ile kelâm, Geldi Refref önüne verdi selâm

 Aldı ol şâh-ı cihânı ol zamân, Sidre’den gitti ve götürdü hemân

 Bir fezâ oldu o demde rûnümâ Ne mekân var anda ne arz-u semâ

 Kim, ne hâlidir, ne mâli, ol mahal, Akl ü fikr etmek o hâli fehmü hal

 Ref’ olup ol şâha yetmiş bin hicâb, Nûr-ı tevhîd açtı vechinden nikâb

Her birisinden geçerken ileru, Emrolurdu Ya Muhammed gel beru

 Çünki kamûsun görüp geçti öte.Vardı îrişdi ol Ulû Hazrete

 Şeş cihetden ol münezzeh Zülcelâl, Bî kemû-keyf âna gösterdi Cemâl

 Âşikâre gördü Rabbü’l-İzzetî, Âhiretde öyle görünür ümmeti

 Bî-hurûf-ü lâfz-u savt ol pâdişâh, Mustafa’ya söyledî bî-iştibâh

Dedi kim matlûb ü maksûdün benem, Sevdiğin cân ile mâbûdün benem

Gece gündüz durmayub istediğin, Nola kim görsem cemâlin dediğin

Gel habîbim sâna müştâk olmuşam, Cümle halkı sâna bende kılmışam

Ne murâdın vâr ise kîlam revâ, Eyleyem bir derde bin türlü devâ

Mustafâ dedi: “Eyâ Rabbe’r-Rahîm, Ey hatâ pûş ü atâsı çok kerîm

Ol zaîf ümmetlerim hâlî nola, Hazretîne nîce anlar yol bula

Gece gündüz işler isyân kamu, Korkarım ki yerleri ola tamû

Yâ İlâhî, hazretinden hâcetim, Bûdurur kim ola makbûl ümmetim”

Hak-Teâlâdan erişdi bir nidâ: Yâ Muhammed ben sana kıldım atâ

Ümmetini sâna verdim ey habîb, Cennetîmi anlara kıldım nasîb

Zâtıma mir’at edindim zâtını, Bîle yazdım âdım ile âdını

 Hem dedi kim: “Yâ Muhammed ben seni, Bîlürem görmeğe doymazsın beni

Avdet edüp dâvet et kullarımı, Tâ gelûben göreler dîdârımı

Sen ki mi’râc eyleyûb etdin niyâz, Ümmetin mîrâcını kıldım namâz”

Her zaman ki bu namazı kılalar, cmle gök ehli sevabın bulalar

Çünkü her türlü ibadet bundadır, Hakka kurbiyyetle vuslat bundadır

Sıdkile beş vaktolundukda edâ, Elli vaktın ecrin eyler Hak atâ

Tarfetül-ayn içre ol Fahr-i cihân, Ümmühânî evine geldi hemân

Her ne vâki oldu ise serteser, Cümlesin eshâbına verdi haber

 Dediler: “Ey Kıble-i İslâmü dîn, Kutlu olsun sâna mîrâc-i güzîn

Biz kamumuz kullarız sen şâhsın, Gönlümüz içinde Ruşen mahsın

Ümmetin olduğumuz devlet yeter, Hizmetin kıldığımız izzet yeter.

 

 

Bu yazı toplam 3069 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.