1. YAZARLAR

  2. ÖMER DEDE KILIÇ

  3. Mardinli Kız 
ÖMER DEDE KILIÇ

ÖMER DEDE KILIÇ

YAZAR, ŞAİR
Yazarın Tüm Yazıları >

Mardinli Kız 

A+A-

Dışarıda yağmur havası vardı. Bulutlar Ankara’nın üzerini kaplamış, sanki daha fazla sabır gösteremeyecekmiş gibi hırslanıyor, öfkeleniyor Ankaralıları uyarırcasına şimşekler çakıyordu. Bulutlarda dertli olmalı ki Mardinli kız gibi bir türlü ağlayamıyor, yağmur tanelerini dökemiyordu. Mardinli kızın omzuna binen yükü görürcesine sabır gösteriyordu. Ama nafile Mardinli kız ağlamasa da ben anlıyordum.

Bir bahar sabahıydı. Sanıyorum Nisan ayının ikinci haftasıydı. Havayı mis gibi leylak kokusu etrafı sarmıştı. Bahçemizdeki en son Elma ağacı da çiçeğini açmış artık meyve oluşumunu bekliyordu. Bense Ameliyat olalı dört ay gibi bir süre geçmiş, rutin kontrol için yine Kırıkkale’den düşmüştüm Ankara’nın yollarına. Bunu fırsat bilerek de Ankara Keçiören’de oturan torunumu ziyaret ediyor, iki yaşını bitirmiş olan torunumun sevimlilik çağını onu severek özlemlerimi gideriyordum. Her çocuk gibi Yavuz Selimimde oyuncaklarını çok seviyor gerek annesi, gerekse babası istediği her türlü oyuncaklarını alıyorlardı. O gün değişik bir oyuncak türü olan, torunum Yavuz Selim’imin mutlu olması adına bir arkadaşımın kendi elleriyle yaptığı ahşaptan yapılı oyuncaklardan alıp götürmüştüm. Çocuk önceki plastik oyuncaklardan bıkmış olmalı ki, ilk defa gördüğü bu oyuncaklardan önce çekindi sonra öyle sevinçle oynadı ki tarifi imkânsız. Çocuk çok mutluydu, bende onun mutlu olduğunu seyrediyor ondan daha çok mutlu oluyordum. Yavuz Selim’in mutluluğunu seyrederken keşke Mardinli kızında taşıyamayacağı yükün altında ezildiğini görmesem de,  onun gözlerindeki mutluluğu seyretseydim. Belki Mardinli Kızda bir gün böyle mutluluk yaşayacaktı ama acaba biz görebilecek miydik?

Torunum Yavuz Selimi sevdikten sonra düştüm tekrar Ankara’nın kalabalık trafiğinin olduğu Ankara’nın yollarına. Ankara’nın trafiğini bildiğim için kendi arabamla evden çıkmadım. O gün doktorumun yazıhanesinin bulunduğu Çankaya’ya toplu taşıma araçları ile gitmeyi yeğliyordum. Sabah Keçiören Dutlukta bulunan kuaförüme uğradıktan sonra Belediye otobüsüne binmek için durağa gittim. Benim gibi iki yaşlı amca daha durakta bekliyorlarmış. Bir taraftan gelecek Belediye Otobüsüne bakıyordum, bir taraftan da gökyüzüne bakıyordum. Yağmurun yağmaması için adeta dua ediyordum. Hiç yağmur yağmasın demiyordum. Çünkü yağmur bereketti, yağmur geleceğimizdi, yağmur umutlarımızdı. Ancak, Kırıkkale’den çıktığımda güzel bir bahar havası vardı. Yağmur yağma ihtimalini az gördüğümden yağmura hazırlıksız çıkmıştım. Birde doktorumla randevu saati yaklaştığından bencillik yapıp, güzelim yağmurun yağmasını istemiyordum. Belki egoistlik yapıyordum ama büyük bir ameliyat geçirmiş biri olarak birde üşütüp başka bir hastalığı göze alamıyordum. Hastalığı kapmak kolaydı ama hastalığı çekmek, def etmek o kadar da kolay değildi. Bırakın hastalık çekmeyi hastane köşelerinde en yakınları tarafından yalnız bırakılması daha da zordu.

Ameliyattan sonra dolu olan kafamın içi boşalmış, sanki hayal âlemindeydim. Başımın ağrısından unutmuştum Ankara sokaklarını. Artık her şey daha netti ve daha güzel görünüyordu. O kadar hayal alemine dalmışım ki, genç bir bayanın bana bir şeyler sorduğuna fark etmemişim bile. Anlayamadım hanım kızım dedim. Olur, amca dedi. Sonra tekrar etti. Amca buradan işim acele ücretli araç geçer mi dedi. Evet, hanım kızım ücretli toplu taşıma araçları geçer dedim. Buradan özel halk otobüsleri ile dolmuşların geçtiğini anlatmaya çalıştım.

Hanım kız yirmi veya yirmi iki yaşlarında görünüyordu. Hafif esmer, karakaşlı, kara gözlü, ceylan bakışlı tam bir doğulu kız gibi görünüyordu. Takma kirpikleri bile gözlerinin güzelliğini engelleyemiyordu. Ancak, gözler buğulu, bir gökyüzüne baktım birde Mardinli kızın güzel gözlerine. Her ikisi de kendilerini zor tutuyorlardı gözyaşlarını bırakmak için.

Hanım kız hafif doğulu şivesiyle doğulu vatandaşlarımıza benziyordu.  Gayri ihtiyari sordum. Daha önce bir vesile ile Bingöl’e gittiğim için, Bingöllümünsün diye sordum. Hayır, amca Mardinliyim dedi. Çok şanslısın kızım dedim. Mardin’in taştan yapılı evlerinin güzelliğinden bahsettim. Ben Mardin’i anlatırken kız yarı sevinçle beni dinlemeye çalışıyor, bir taraftan da gelecek o buğulu gözlerle bineceği araçlara bakıyordu. Mardin’in güzelliklerinden ne kadar çok bahsetmişsem Mardinli kız ama amca ben Mardin’de yaşamıyorum ki dedi. Bende sizin gibi annem ve babamın anlattıkları ile biliyorum. Ben ve kardeşlerim küçükken gelmişiz Ankara’ya dedi. Bu yüzden Mardin’i fazla tanımıyorum. Yıllar önce gelmişiz Ankara’ya şu an Keçiören Danişment tarafında oturuyoruz dedi. Ne işle meşgulsün dedim. Lise öğrencisiyim dediğinde neden on altı veya on yedi yaşlarını göstermediğini anlıyordum. Belli ki Mardinli kızın omzuna taşımayacağı yük yüklenmişti. Ondan dolayı omuzları diğer kızların omzuna göre göçüktü. Hangi Lise diye sordum.  Elleriyle tarif etti. Şu ilerde, Sağlık Meslek Lisesinde okuduğunu, ancak ailesinin kalabalık olduğunu, kardeşlerinin hepsinin kendisinden küçük olduğunu babası rahatsız olduğunu, bu yüzden öğrenciliğinin yanında, sağlıkla ilgili ürünlerin pazarlamasında çalıştığını, kardeşlerinin daha iyi şartlarda okumaları için kendisinin çalışmak zorunda olduğunu anlattı. Anlatırken sanki omzundaki yükün ne kadar ağır olduğunu, kendisini ailesine feda ettiğini anlatmak istiyordu. Ben ise Mardinli kızın hikayesini üzüntü içinde dinledim. Benim bir baba şefkatiyle dinlediğimi görünce nerde ise başını omzuma koyup ağlayacağını fark ettim. Artık teselli etmeliydim. Hanım kızım sen doğru yoldasın, namusunla helalinden kazanıp, ailene bakıyorsun ne mutlu sana dediğimde Mardinli kızın gözleri nemlendi, bir damla gözyaşı dökmeye hazırlanıyordu ki işte kızım senin araç geldi dedim.

Evde bekleyenleri vardı. Daha fazla vakit kaybedemezdi. Dersinden çıkmış, dersin yorgunluğunu atamadan ailesini düşünüyor, işe gidiyordu. Acele ile amca hoşça kal tekrar büyük geçmiş olsun deyip, Dutluk durağından Özel Halk Otobüsüne bindi, camdan hüzünlü hüzünlü bana baktı. Sanki baba kızın ayrılışı gibiydi. Sonra camdan gözlerini gözlerimden ayırmadan el sallamaya başladı.

Evet, benim kızım yoktu. Kızım diye sahiplendiklerim, kızım yerine koyduklarım benim şefkatimi, benim baba sevgimi kavrayamamışlardı.

Donum kalmıştım. Gideceğim yerin artık önemi yoktu. Sanki kırk yıllık kızımdı ve ben onu bir daha göremeyecektim. Otobüs yolcusunu alıp ağır ağır duraktan ayrılırken Mardinli kızda onunla birlikte gözümden kayıp gidiyordu.

Ben ise artık bulutlar kadar sabırlı değildim. Duygularıma, gördüklerime ve hislerime sahip olamadım. Kızını kaybetmiş acılı bir baba gibi, Mardinli kızı kaybettiğim için acılıydım, kederliydim.

Mardinli kız, yürekli kız,  bahtın açık olsun.

Bu yazı toplam 822 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.