1. YAZARLAR

  2. ÖMER DEDE KILIÇ

  3. KIZAMIK HASTALIĞI
ÖMER DEDE KILIÇ

ÖMER DEDE KILIÇ

YAZAR, ŞAİR
Yazarın Tüm Yazıları >

KIZAMIK HASTALIĞI

A+A-

1965 yılının sanırım mart ayının ılık ilk günleriydi galiba. Köyümüzde yine bir kış mevsimi sona ererken dam boyunca yağan karlar, güneşin ısrarlı sıcaklığını görünce daha fazla dayanamıyor yavaş yavaş erimeye başlıyordu. Artık kışın soğuk, dondurucu, acımasız yüzü kalmamış, köyün orta yaşlıları güneşin sıcak yüzünü görebilmek için kuruyemiş olarak evlerinde bulundurdukları ayçiçeklerini ceplerine doldurup, evlerin güney taraflarına geçmişler, hem sohbet ediyor, hem de ceplerine doldurdukları ayçiçeklerini yiyorlardı. Çetin geçen bir kışın ardından güneşin nazlı nazlı bakışı bile insanların içini ısıtmaya yetiyordu. Damdan eriyip düşen kar suyunun şıp şıp damlayan sesi yapılan sohbete renk katıyordu. Damdan düşen damlaların birleşmesiyle dereler çağlaya çağlaya akıyordu. Esen kaba yel insanları üşütse de karşı müsellim köyünün üzerindeki barek dağ ile Karayakup Köyünün üzerindeki hodulun, kuzey tarafları dışında, hemen hemen hiç kar kalmamıştı. Dağların kuzey tarafların çukurlarında kalan karın merkeplerle heybelerin gözünde taşınıp, üzerine dökülen pekmezle yenmesi bile artık insanları üşütmüyordu. Kışın köy odalarında yapılan sıcak sohbetler, eğlenceler yerini hummalı bir çalışmalara bırakıyordu. Sabah içilen tarhana aşının ardından, köy halkının yaşlıları evde kalıp, çoluk çocuğa bakarken, gençler ile evli çiftler bağ budama ve bağ gözü açmak için köyümüzün süpürgelik, yamaç ve kırgı mevkiinde bulunan bağların yolunu tutuyorlardı.
Karahacılı Köyündeki evimizi hatırlıyorum beş veya altı yaşlarındaydım. Evimiz kerpiçten yapılı, kuzeye bakan, üstü damlı, akmasın diye babamın tabiriyle alaçorak’tan getirilen çorak toprakla yalıtımı yapılmış, iki odalı, ortada hoş ocakbaşı sohbetlerinin yapıldığı büyük bir salon ile yine büyük bir evlikten (kiler) oluşan şirin bir evde yaşıyorduk. Bir gece, bu şirin evin kışın soğuğundan fazla etkilenmemek için penceresi küçültülmüş, çocuk odasında yatarken, uykunun en tatlı yerinde uyandırıldığımda, rahmetli İreş dayımın hanımı Döndü yengem bak nur topu gibi bir kardeşin oldu diyordu. O yıllarda köyde ebe hemşiresi olmadığından bu kutsal görevi köyümüzün tecrübeli bayanları tarafından yapılmaktaydı. Döndü Yenge Ömer seninde ebe hemşiren bendim Bu kardeşinin de ebe hemşiresi benim diyordu.
Yeni doğan kardeşim sağlıklı bir bebekti. Rahmetli Babaannemin aklına nerden düştü bilemiyorum adını Mürsel koymuştu. Mürsel bebek gözleri çakır, apak bir çocuktu. Evimizin içine neşe gelmişti. Mürsel bebek çok seviliyordu.

Günler böyle geçiyor, Mürsel bebekte diğer akranları Mustafa dayımın Leyla, İreş dayımın Abdurrahman, Niyazi dayımın oğlu Doktor Yakup ile Şevki amcanın oğlu Ali Cemal gibi hızla büyüyüp gelişiyordu. Emeklemesinin ardından kendi başına odanın içinde bulunan sekinin üzerinde serili kilimin bir kenarından tutunup kalkabiliyor, sanki yürümek istiyordu. Babam yürümesi için bize olduğu gibi ona da ahşaptan üç tekerlekli kağnıcak yapmıştı. Çocuktuk Mürsel bebek artık bizim oyuncağımız olmuştu. Ablam ve kardeşlerimle birlikte onun çabuk yürümesi için onu kağnıcağına bindirip, zemini toprak olan evin içinde bir o tarafa, bir bu tarafa gezdiriyorduk. Öyle güzel gözleri vardı ki deniz gibi devamlı seyreder doyamazdık. Sarışındı, dümdüz o sarı saçlarını tararken Mürsel bebek ne kadar çok mutlu oluyordu.
İlkbaharın sonu yaklaşıyor yazın sıcak günleri başlıyordu. Köyde herkes bağ bahçeye çalışmaya gidiyordu. Her sabah uyandığımda evimizin yere üç basamaklı merdivenine oturup, yaban arılarının evimizin toprak duvarını delip, su kenarlarından getirdikleri balçıkla yaptıkları yuvalarını izlemek bana zevk veriyordu. Sonra rahmetli Babaannemle arpa tarlasına bostan çapalamaya giderken aşağı çeşmenin üzerindeki yoldan ilerleyip, Dursun emminin evinin yanından geçerken damın arkasında büyüyen ebelikler ile arı vızıltıları artık sıcak yazın başladığının habercisi oluyordu.
Babaannemle birlikte gittiğimiz arpa tarlasındaki bostanları çapalayıp eve dönerken Mürsel bebeğin uyandığını düşünüyor, onunla oynamak için babaannemi yolda bırakırcasına eve koşuyordum. Kağnıcağa tutunup, koşarcasına gülerek yürümesi bizi çok eğlendiriyordu. Ancak evimizdeki bu neşe uzun sürmeyecekti.
Bir sabah, serin, kerpiçten yapılı evimizin derin uykusundan uyandığımda evin içinde neşenin olmadığını Annemin üzgün yüzündeki halinden anladım. Mürsel bebek neşesizdi. Mürsel bebek hastalanmıştı. Artık gülmüyordu, her gün bindiği kağnıcağa bile bakmıyordu. Babam her zamanki gibi metanetini koruyor, ablam ile ben iyice karamsarlığa kapılmış, Geleneksel tıbbı tercih eden babaannem bir şeyi yok o zamanın deyimiyle büzmecik diyordu.

 

Kardeşimin vücudunda kızarıklar vardı. Yani kızamık hastalığına yakalanmıştı. Ben Mürsel bebekten 5-6 yaş büyüktüm ama bebekliğim hastanede geçmişti. Neden hastaneye götürmüyorlardı çocuk aklımla anlamıyordum. Kardeşime verilen otlar, çöplerde fayda etmiyor adeta gözümüzün önünde eriyordu. O zamanlar büyüğün sözü dinlendiğinden babam ve annem babaannemi aşadan hastaneye götüremiyorlardı. Babaannem hastaneye gitmemiş, doktoru pek bilmeyen biriydi. Rahmetli babaannem cahildi, okula gitmemişti. Ama adını koyduğu Mürsel Bebeği belki de bizden çok daha çok seviyordu. Belki de babam babaannemi dinlemeyip götürse bebek iyileşecek, iyileşmesine de en çok Babaannem sevinecekti.
Annem yavrusuna dayanamıyor, kendini bostan tarlasına atıyor, sanki acısını, kederini, umutsuzluğunu toprağa anlatırcasına çapa yapıyordu. Hastalık ilerliyor, bizim karamsarlığımız iyice artıyordu. Mürsel bebek kızamık hastalığını yenemeden dudağında bir ben şeklinde yara çıkıyordu. Kardeşimiz acılar içinde kıvranıyor, adeta kuşlar gibi çırpınıyor, bu kez de geleneksel tıbbı uygulayan ve köyde nerdeyse doktor yerine geçin Fidan Anneannem devreye giriyor, bildiğini sandığı yöntemlerle çocuğun acılarını dindirmeye çalışıyordu.
Köy halkı da sanki Mürsel bebekten umudunu kesmiş gibi, hiç kimsenin ilçede bulunan hastaneye götürmek aklına gelmiyordu. Öbek öbek evimizin önünde toplanan köylülerin yavaş yavaş gözler nemlenmiş, çok yakınlarımız ağlamaya başlamışlardı bile. Ben ve ablam Allahtan bir mucize bekliyorduk. Ama nafile kardeşimiz ağırlaşırken Mürsel bebek sanki son kez vedalaşmak, son kez annemin sıcak kucağında yatmak için çapa yapmaya giden Annemi, biz ise karşı köyde, Müsellim Köyünde yaşayan Necibe halamı gözlüyorduk. Nihayet annem elinde çapasıyla göründüğünde Mürsel bebek rahatlamıştı. Anneme son kez bakıyor, adeta cennetteymiş gibi gülümsüyordu. Ablam ve ben evimizden hafifçe yüksekte olan küllüğümüze çıkmış son kez mucize ya da teselli için mi bilmem Necibe halama feryadı figan ediyorduk, uçsun gelsin diye. Bizim feryadı figanımız boşunaydı. Kardeşimizin acıları dinmiş, sevdiklerine kavuşmuştu.
Onu unutmak mümkün mü? Günler, aylar, yıllar geçse de sevgisi, o sarı saçları, çakır gözleri hep hafızamızda ve dökülen gözyaşlarımızda. Ruhu şad olsun Mürsel Kardeşimizin.

Mürsel Bebeğin anısına, 10.05.2017 Ömer KILIÇ

 

Bu yazı toplam 499 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.