1. HABERLER

  2. SPOR

  3. İlle de roman olsun!-Burcu Aydın
İlle de roman olsun!-Burcu Aydın

İlle de roman olsun!-Burcu Aydın

Av. Burcu Aydın e-mail:av.burcuaydinn@gmail.com (Bir Öykü)        Güneş toprağı ısıtmaya başlamıştı. Deniz kokusunu özlemiştim. Bir...

A+A-
Av. Burcu Aydın e-mail:av.burcuaydinn@gmail.com Av.Burcu Muynak

(Bir Öykü)

bb

       Güneş toprağı ısıtmaya başlamıştı. Deniz kokusunu özlemiştim. Bir Pazar sabahı denize yakın bir yerde kahvaltıya gittim. Çayırlara yerleştirilmiş tahta masaların olduğu, akşamları meyhaneye çevrilen bir yerdi burası. İçeride eskilerden kalmış bir radyo yanında ona sessizce arkadaşlık eden büyükçe bir yaşlı telefon vardı. Hemen üstlerinde hayatta olmayan birinin eski fotoğrafı. Gramafonda Müzeyyen Senar çalıyor. Tavan da ahşap, yerler de. Her yerde akşam için kandiller var. Cam tezgahların önüne geldim, kahvaltı için seçim yapıp tekrar bahçeye çıktım. Ortada bir masaya oturdum. Biraz rüzgar var ama üşütmüyordu. Termosta gelen çaydan bir bardak doldurdum kendime. Kızarmış ekmeğin üzerine tereyağ sürdüm. Toprağa basmak güzeldi. Bir yandan toprağın bir yandan denizin kokusunu içime çektim. Önümde bir düzlük vardı. Bir kamyonet yanaştı önce. İçinden yaklaşık 15 kişi indi. Boy boy çocuklar vardı. 4 kadın 3 de erkek vardı yetişkin olarak. Mavi sepetlerde domates salatalık indirdiler. Poşetler dolusu ekmek vardı küçük kara bir oğlanın elinde. Merakla onları izlemeye başladım… Yan masalarda oturan aileler birbirlerinin yüzüne bile bakmıyordu. Herkes kendi halindeydi. Oysa bizim memlekette mutlaka birileri sohbete başlardı. Masalardan masalara ikramlar yapılır, çocuklar tanıştırılırdı. Ne olmuştu da birbirimize bu kadar yabancılaşmıştık? Büyük şehir diye övdükleri İstanbul insanlara yalnızlığı mı hediye ediyordu? Korkar olmuştuk konuşmaktan, gülümsemekten, selam vermekten… Güven yok olmuştu ve de sosyal iletişim. Adına sosyal medya dedikleri mecrada saatlerini geçiren gençler, hayatın içinde sessiz kalıyordu. Sosyal medyada gülücükler saçan kadınlar erkekler canlı kanlı karşınızdayken suratlarını asıyordu. En keskin duygular fütursuzca dile getirilirken sosyal medya hesaplarından, bir merhaba bile denmiyordu gözlerinize bakarken! Etrafıma bakındım durdum. Çaprazımdaki masada yeni yürüyen bir kız çocuğu vardı. Bana doğru geliyordu. Gülümsedim. O da güldü. Elimi uzattım. Önce korktu. Sonra elimi tuttu. Annesinin onu çağıran sesini duyunca ürktü, kaçtı. Annesi ile göz göze geldik. Yüzünde tuhaf bir ifade vardı. Tek kelime etmeden arkasını döndü gitti. Hala ne demek olduğunu bilmediğim “ elit kesim” dedikleri kesimdendi galiba! Saçları sarıydı. Saçlarının üzerinde başından büyük bir güneş gözlüğü vardı. Parmağında ona eşlik eden bir yüzük. Saçlarının renginde altın gibi parlayan şeritleri olan bir spor ayakkabı. O kadını bir süre izledim. Eline cep telefonunu aldı. Kızı onu çekiştirirken o hiç istifini bozmadan dakikalarca telefonunda bir şeyler yazıp durdu. Çocuk en sonunda pes etti ve yere oturdu. Bu sefer de üstü kirlenir diyerek annesi kızdı, onu sinirle kucağına aldı. Çocuk annesinin omzundayken yaşlı gözlerle bana baktı. Sadece doğada annesi ile başbaşa kalmak isteyen bir kız çocuğu daha şimdiden teknolojinin kurbanı olmuştu. Üstelik bunu yapan annesi idi! Üzerine bastığım toprak ve yanımda uzanan deniz dışında herşey yapaydı. İçim sıkıldı. Derken birden müzik sesi duyuldu. Az önce kamyonetten inen Roman vatandaşlar teybin düğmesine basmışlardı bile! Başladılar oynamaya… Özellikle şişman bir kadın dikkatimi çekti. O hepsinden daha hareketliydi. Belinde kırmızı bir şal vardı. Başında yeşil bir yazma. Karşısında zayıfça bir adam vardı. Onları izlerken birden içimde bir mutluluk hissettim. Her şeye rağmen onlar kendi özlerini yaşıyorlardı. Aynı fiziki mekanda biz sabah kahvaltısına para verirken onlar domates salatalık ve teypleriyle bizden daha mutluydular.  Üstelik rahattılar. Kimseden çekinmiyorlardı. Bizim oturduğumuz tarafa doğru baktılar. Ve oynamaya devam ettiler. Küçükken gittiğim köy düğünleri aklıma geldi. Davullar, zurnalar, kocaman tencerelerde pişirilen pilavlar, helvalar… Tutamadım kendimi. Romanların olduğu yere doğru yürüdüm. Ben ilerledikçe şaşkınlıklarını gizleyemediler. Onların yanına gittiğimi anlayınca hepsi yüzünü bana doğru döndü. O şişman kadın oynayarak dedi ki: “Abe güzel ablacım hoş geldin be ya!” “Hoşbulduk. Sizi izliyordum bir süredir. O kadar güzel görünüyordunuz ki dayanamadım, geldim”. “İyi ettin be ablacım”dedi  zayıf adam. Kadınlardan biri bana “oyna” dedi. Ben önce olmaz dedim ama öyle kopmuştu ki ipler içimde “ Tamam be ya oynayacağım!” dedim. Küçük çocuklar alkışlamaya başladı. Şişman olan kadın belindeki şalı çıkarıp benim belime bağladı. Roman havalarını zaten çok severdim. Beylikdüzü’nde oturduğumdan bu bölgede çok sayıda Trakyalı vatandaş vardı. Onların düğünlerine gide gele ben de biraz öğrenmiştim bu 9-8 lik ritmi! Tüm sıfatlarımı yere bıraktım. Herkesin yüzü gülüyordu. En çok da o şişman kadının. “Abla sen ne kadar neşelisin böyle, çok da istekli oynuyorsun “ dedim. “Aman be ya. Ben oynamayayım da kim oynasın?” “Niye ki çok mu mutlusun?” “Yok be anam. 5 dene çocuk var bende. 6.ya hamileyim. Ama benim herif var ya boşadı beni. Gitti başka gacıya. E devlet babaya da anlatamadım derdimi. Yardım da etmediler bana Romanım diye.. İş yok güç yok. Ben de attım acımı içime oynayıp duruyom işte böyle.” Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Kadının gözlerine biraz daha yaklaşarak baktım. Gururu kırılmıştı.  Hem kocası üzmüştü onu hem toplum hem de devlet. 2.sınıf vatandaş muamelesi de görmüştü gittiği kapılardan. Farkları neydi? Başlarındaki kırmızı karanfil mi? Uzun çiçekli etekleri mi? Gülen yüzleri mi? Oynamaları mı? Şarkı söylemeleri mi? Anlayamadım…. O kadının kararmış yüzündeki ifade ve her şeye rağmen gülen yüzü gözlerimin önünden gitmiyor. O günlerde keşke bu vatandaşlarımız da siyasette temsil edilse de duyulmayan sesleri duyulsa diyordum. Sonunda oldu! İzmir’den bir roman vatandaşı Özcan Purçu bir siyasi partiden milletvekili adayı oldu. Özcan Purçu, klasik bir söylemle hayat boyu şikayet etmek yerine kendisi ve içinde bulunduğu kesim için mücadele etmeyi seçmişti. Bu arada yazmadan geçemeyeceğim. Ben oynamaya başlayınca yan masalardaki birçok kadın arkamdan geldi. Meğer bir ateş yakmak gerekiyormuş. Öyle büyük bir çember olduk ki. Hatta o küçük kızın annesi de geldi. Oynamasından anladım ki saçlarını sarıya boyasa da içindeki asıl rengi tamamen kaybetmemişti. Onu yok saysa da işte böyle bir ritmin içinde o renkler açığa çıktı. Belli ki o da bir Romandı! Küçük kız bacaklarımızın arasına girdi. Şimdi ağız dolusu gülüyordu. İnsan yüzü, insan sesi, toprağın kokusu, denizin kokusu, gerçek hayat…  Yüreğindeki gerçek öz, gerçek renkler… Mutluluk buydu. Kendin olmaktı… Acılar ve yokluklar içinde geçen hayatların içinden çıkarak milletvekili adayı olan Özcan Purçu'yu  can-ı gönülden destekliyorum. Her renkten her duygudan her topraktan her siyasi partiden çıkan milletvekillerinin oluşturacağı millet meclisinin kurulmasını ve farklılıklarımızın zenginliklerimiz olduğu gerçeğini özümsememizi diliyorum…  
Bu haber toplam 586 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.