1. HABERLER

  2. SPOR

  3. Hiç durmadan kar yağıyordu…-Burcu Muynak
Hiç durmadan kar yağıyordu…-Burcu Muynak

Hiç durmadan kar yağıyordu…-Burcu Muynak

 (Bir Öykü)      Hiç durmadan kar yağıyordu… Ada canı sıkkın baktı camdan dışarıya. Dışarıdaki soğuk onun umurunda bile değildi. Bir an...

A+A-

 (Bir Öykü)

isttttt

     Hiç durmadan kar yağıyordu… Ada canı sıkkın baktı camdan dışarıya. Dışarıdaki soğuk onun umurunda bile değildi. Bir an önce çıkmalıydı. İşten izin aldı ve birkaç saat öncesinden yola koyuldu. Yerler buz tutmuştu. Yürümekte zorlanıyordu. Hatta birkaç kez düştü. Canı da yanmıştı. Zor bela ayağa kalktı ama durmaya hiç niyeti yoktu. Etraftan yardıma gelenleri elinin tersiyle itti. Konuşmak bile gelmiyordu içinden. Ne kadardır yürüyordu hiç bilmiyordu. Nereye doğru yürüdüğünün farkında bile değildi. Bir an trafik ışıklarına takılınca anladı nerede olduğunu. Önüne çıkan ilk simitçi dükkanına girdi. O kadar çok simitçi dükkanı açılmıştı ki son günlerde… Bir bardak çay söyledi. Yürürken fark etmemişti ama anlamıştı ki donmuştu! Parmaklarını hissedemedi bir an. Şöyle bir etrafına bakındı. Yan masada iki bayan hararetli bir biçimde konuşuyorlardı. Belli ki bir dedikodu sohbetiydi bu… Biraz ileride üçlü bir grup vardı. Üç genç adam. Onlar bacak bacak üstüne atmış sağa sola bakıp sırıtıyorlardı. Hemen yanında tek başına oturan yaşlı bir kadın vardı. Gözleri uzağa ve boş bakıyordu. Ada, başını yana çevirince duvardaki aynada kendini gördü! Ne kadar da bitkindi. Soğuktan yanakları kıpkırmızı olmuştu. Bu haline yabancıymış gibi ayağa kalktı.” Hesap lütfen!”… Metrobüse doğru ilerledi. Bu kez hiç de çabalamadan oturacak bir yer buldu. Metrobüs hızla hareket etti. Telefonunun kulaklığını takarak türkü dinlemeye başladı. Neşet Ertaş çalıyor ve söylüyordu. “ Usandım bu canımdan aman aman, dert ile geze geze…”  Bağlamanın telleri sanki içinde çalıyordu. Kupkuru hissetti yüreğini. Tutuk, yorgun, kapkara. İş yerinde bir türlü huzur bulamamıştı. İnsanlar kendi hayat yokuşlarından çıkmak için savaşmak yerine başkalarının yokuştan aşağı yuvarlanmasını bekliyorlardı. İnsanlar bu kadar kötü olabilir mi diye düşündü. Ve  bu kadar bencil. Bu soruların bir cevabı yoktu belli ki. Düşünmeye ne hacet. Binlerce soru beynini kemirse de ağlayamadı. Oysa önceden ağlayabiliyordu. Ağlayamayacak kadar pas mı tuttu yüreğim dedi kendi kendine. Başı dönmeye başladı. İstasyonlar bir bir geçiyordu. Aynı türküyü defalarca dinlediğinin farkında bile değildi. Gözleri ağırlaşmış, elleri buz tutmuş, bedeni hafifçe titriyordu. Uyumak istediğini anladı. Tam bu sırada korkunç bir sarsıntıyla yere yığıldı. Bir adamın ayakları saçlarının üzerindeydi ve feci şekilde canı yanıyordu. Bağırmak istedi sesi çıkmadı. Bir eliyle adamın ayağına vurdu. Neden sonra adam ayaklarını kaldırmayı başarabildi. Saçlarını var gücüyle adamın ayaklarının altından çeken Ada, ayağa kalmak istediyse de bu mümkün olmadı. Bir bacağını kapıya vurmuştu ve acısını şimdi duyabilmişti. Eliyle bacağına dokunmak istediğinde avuçlarında kan olduğunu gördü. Bu kendi kanı mıydı? Evet, bu kendi kanıydı. Yere düşmenin etkisiyle  burnu kanamıştı… Ayağa kalkamasa da az önceki adamın bacaklarının arasından metrobüse baktı. Onlarca insan yere yığılmış yatıyordu. Sonradan anlayacaktı ki bir süre baygın kalmıştı. Metrobüs takla atarak raylardan çıkmıştı ve henüz metrobüsün kapıları açılamamıştı. Bir sesle irkildi. Birileri yanındaki kapıyı açmaya uğraşıyordu…Ve kapı açıldı. Bir el onu süratle ayağa kaldırdı. Bağırıyordu.” Bir kişiye ulaştım, yaralı, sanırım kanaması da var, çabuk sedye getirin” O kişi ben miyim diye düşündü. Sedyedeydi. Dışarısı buz gibiydi. Neden hala ambulansa almamışlardı onu? Siren seslerini duydu. Çığlıklar, bağrışmalar.” İmdat” haykırışları… Sedyedeydi ama hemen ambulansa bindirilmedi, dışarıda durmaya devam etti. Telefonu çalıyordu. Bir adam telefonunu açtı ve “Bu bayan kaza geçirdi şimdi ambulansla hastaneye götürecekler, sanırım Bakırköy  Devlet Hastanesi …“ Telefonun ucunda Ada’nın annesi vardı. İçine doğmuştu. Oysa hiç aramazdı bu saatlerde… En son hatırladığı hastane girişinde ambulanstan indiği sırada bir gazetecinin sorduğu soruydu” Metrobüs hızlı mı gidiyordu efendim?”… Ada, gözlerini açtığında yanında eşi vardı. Korkan gözlerle bakıyordu karısına. “İyi misin hayatım?” Ada, doğrulmak isterken tam o sırada doktor içeri girdi.” Aman Ada hanım sakın yapmayın. Yaralısınız, lütfen dinlenin… ” dedi. Ada ise çaresiz gözlerle doktora bakıp  başını salladı. Aradan tam bir yıl geçmişti bu kaza olalı. Ada metrobüste gözleri ağırlaşınca düşüp bayılmış ve bu kaza anını tekrar yaşar gibi sayıklamıştı. Bir kadın ısrarla kolonya şişesini burnuna dayıyordu. Eliyle istemediğini işaret etti. Bir genç kız nabzını ölçüyordu. Gülümsedi ona. Hafifçe ayağa kaldırdılar Ada’yı. Ada, ilk durakta inip bir taksiye bindi. Eve gitti, yatağına uzandı… Hayat kıymetliydi. Bunu o unutsa da, hayat kendisine bu gerçeği unutturmuyordu. Sorgulamalardan vazgeçip hayata sarılmanın vakti gelmişti. Yeni yıkımlara yol açmadan… Zira uzun zamandır kendi yıkıntılarının arasında kaybolmuştu. Kendini unutmuştu. Ona kendini hatırlatacak bir şey de olmamıştı nice zamandır. Peki bir şey olması veya birinin çıkıp bunu yüzüne haykırmasını beklemeye gerek var mıydı? Aynadaki yüz bütün bunlara yeterdi. Bir tek kendisi bir tek kendine yeterdi… Sessiz, sedasız yeni bir hayata başlamak gerekti. Bu onun için verilmiş ikinci bir şanstı. Bunu çok iyi biliyordu… Hayat çok kısaydı ve de kıymetli… Doğan Cüceloğlu’nun bir konuşmasında söylediği gibi; “Dünü devirdik, geri getiremeyiz Yarını görmedik daha belki göremeyiz Ama bugün var elimizde canlar Onu sevmeliyiz...”    

Bu haber toplam 98 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.