1. HABERLER

  2. EKONOMİ

  3. Çanakkale Savaşı'nın özverili sağlık ordusu
Çanakkale Savaşı'nın özverili sağlık ordusu

Çanakkale Savaşı'nın özverili sağlık ordusu

Kanunun Sultan Süleyman "Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi" ünlü sözüyle sağlığın insan hayatındaki...

A+A-

Kanunun Sultan Süleyman "Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi" ünlü sözüyle sağlığın insan hayatındaki önemini vurguladığı bu anlamlı sözün altında aslında insan sağlığına hizmet veren dev bir kadronun da emeği ve özverisi bulunuyor. 14 Mart Tıp Bayramı ülkemizde anlamlı bir maziye sahip olmasının yanında mevcut sağlık kadrosu için yılda bir gün tüm dikkatlerin bu fedakar meslek gurubunun üzerine çekilmesine vesile oluyor. "Sağlıklı insan en mutlu insandır" sözünü hastaların üzerinde canlı tutmaya çalışan sağlık ordusu 24 saat hizmet üreten bir meslek grubudur. Sağlık hizmetleri ana rahmine düştüğün günden ölene kadar devam eden bir hizmet zinciridir. Sağlık ordusu hekimiyle, ebesiyle, sağlık personeliyle savaşta ve barışta her zaman milletimizin takdir ve güvenini kazanmıştır. Savaşlarda canını hiçe sayarak cephelerde yaralı askerlere şifa ulaştırmaya çalışan hekimler, hasta taşıyıcılar, görevlerini her zaman en layıkıyla yapmışlardır. Onları sadece 14 Mart Tıp Bayramı değil 365 gün saygı ile minnetle takdir ediyoruz. İyi ki varsınız... Fedakar SAFİYE HÜSEYİN (ELBİ) KİMDİR? (1881-1964) Safiye Hüseyin İngiltere'de deniz ateşeliği hizmetinde bulunan Ahmet Paşa'nın kızıdır. Öğrenimini Avrupa'da yapmıştır. Batı kültürüyle yetişen bu ilk hemşiremiz, saltanat döneminde Almanya ve İsviçre'de düzenlenen milletlerarası kongrelere katıldı. İlk defa ulusumuzu bu alanda temsil etti. Yabancı devletlerden iftihar ve takdir nişanları aldı. Cumhuriyetin ilanından sonra da tüm hayır kurumlarında ve derneklerde üstün bir feragatle çalıştı. hemşirelik mesleğiyle ilgili hayli yazılar yazdı ve konferanslar verdi. Ömrünün son gününe kadar mesleğinin tutkusu içerisinde yaşamını sürdüren ilk hemşiremiz Safiye Hüseyin, 1964 Temmuz'unda 83 yaşfedakar-elbi-hemsireında, yetiştirdiği hemşirelerin kucağında gözlerini kapadı. Safiye Elbi Çanakkale Savaşı'nda Çanakkale Savaşı başladığında Safiye Hüseyin gönüllü hastabakıcı olarak yazılmış; Balkan Muharebelerinde de hastabakıcı olarak görev aldığı için Reşit Paşa Hastane gemisine baş hastabakıcısı olarak verilmişti. Çanakkale Savaşları başladığında birçok vapur hastane gemisine dönüştürülmüştü. Reşit Paşa da bu vapurlardandı. Hastane gemileri Akbaş veya Kilya iskelesinden yaralıları alıp İstanbul hastanelerine, Hilal-i Ahmer ve Vatan hastanelerine yaralı sevk ediyorlardı. Reşit Paşa vapuru, Akbaş İskelesi'nde, gelen yaralılara ilk müdahalelerin yapılması için demirli vaziyette tutuluyordu. Gemiye sürekli yaralı taşınmakta, yüzlerce yaralı Mehmetçik deniz üzerinde günlerce acılar içinde kıvranmaktaydı. Gemi dolunca da bu alınan yaralılar Hilal-i Ahmer hastanelerine taşınmaktaydı. İstanbul'dan dönerken asker ve mühimmat taşıma görevini de üstlenen Reşit Paşa vapuru, bu nedenle yaralı taşıma işlemini yaparken de birçok defa rahatsız edilmişti. Çanakkale Müstahkem Mevki Mayın Grup Komutanı Binbaşı Nazmi Bey, günlüğünde Reşit Paşa vapuru hakkında şöyle diyordu: "27 Nisan 1915 Reşit Paşa vapuru İstanbul'dan asker yüklü olarak geldi. Nara Burnu'nda durduğu sırada düşman ateşine maruz kalmış ve yanındaki Üsküdar vapuru beş dakika içinde batmıştır. Bir çarkçı ve iki er şehit olmuştur. Diğerlerinde hamdolsun bir zarar olmamıştır..." Çanakkale Savaşları'nı Safiye Hüseyin şöyle anlatmıştı: "Evet savaşa da iştirak ettim Çanakkale'de uzun müddet kaldım. Çanakkale'de savaş başladığında Alman Salibiahmer (Alman Kızılhaçı) ile bizim Hilal-i Ahmer Cemiyeti birleşmiş, Reşit Paşa vapurunu hastane gemisi yapmıştık. Ben bu geminin hasta bakıcısı olmuştum. Reşit Paşa Çanakkale'ye gidecek, orada yaralıları tedavi edecek, yarası ağır olanları alıp İstanbul'a getirecekti. ....Vaziyet tehlikeli dediler... Ne vapuru olursa olsun... İster hastane vapuru ister Kızılay ister Salibiahmer, İngilizler ---- tutuyorlar. Ben aldırış etmedim. Zaten umumi harp başladığı zaman ben hastabakıcılık için gönüllü yazılmıştım. Gönüllü olarak gidiyordum... Peşinen şunu söyleyeyim ki hayatımda hiçbir zaman ölümden korkmuş değilim. Reşit Paşa'ya bindik. Çanakkale'ye geldik, Akbaş Mevkii'nde demirledik. Hastaları, yaralıları toplamaya başladık. Ne yaralılar, ne yaralılar. Şu parmakları görüyor musunuz? Ben bu parmaklarımla kaç delikanlının gözlerini bir daha açılmamak üzere kapattım. Kaç delikanlının..." "Yaralıkları aldık, dönüyorduk... Birdenbire tepemizde bir uçak belirdi, güverteye çıktık. Süvari müthiş bir haber verdi: - İngiliz uçağı... Mamafih zerre kadar korkmuyorduk. Reşit Paşa gemisinin bir tarafında kızıl bir ay, bir tarafına da kızıl bir salip (haç) vardı. Belli ki hastane vapuru... İçimizden "dünyada bize ateş edemezler" diyorduk. Uçaktan kırmızı bir ışık yükseldi, ve üstümüze dehşetli gürlemeler oldu... Yine bir gün yaralıları aldık dönüyorduk. Etrafımızda müthiş gürlemeler oldu dehşetli gülle yağmurunun altında kaldık. Reşit Paşa 'nın sağına soluna gülleler yağıyordu, o zaman anladık ki bize ateş ediyorlar. Attıkları gülle bize o derece yakın düşüyordu ki tasavvur edemezsiniz.151 Yaralı gaziler vapurlara taşınırken... Fakat bütün bu tehlikelere rağmen korkmak için vaktimiz olmadı. Çünkü hastalar bizi bekliyorlardı. Ameliyat edecek, yaraları sarılacak yüzlerce hasta vardı. Bunlardan biz kendimiz için korkacak vakit bulamıyorduk. Bundan sonra düşman adet edinmişti. Ne zaman Reşit Paşa vapurunu görseler tepemize İngiliz işaretli bir tayyare dikiliyor, düşman topçusuna bizim bulunduğumuz yeri işaret ediyor. Bundan sonra o dehşetli gülle yağmuru başlıyordu. Her defasında ölüm tehlikesi geçiriyorduk. Hele bir keresinde müthiş bir bombardımana tutulmuştuk. İstanbul'a "Reşit Paşa vapuru battı" diye haberler gitmiş. İstanbul'a döndük ki, herkes vapur batmış zannediyordu. Akrabam matem içinde, İstanbul'a adeta ahretten döner gibi döndüm. Hayatımda işte böyle bir ahretten döner gibi döndüm. Hayatımda işte böyle bir ahretten dönüş faslı vardır." En tesirli kelime: Su, su... "Bir gün bir İngiliz yaralısı bulduk, gemiye getirdik. Zavallı çiçek gibi bir delikanlıydı. Başından aldığı bir yara ile gözlerini kaybetmişti. Gözlerinin üstüne siyah uzun bir sargı sarmıştık. Ağzına damla damla su akıttık. Yaralıların sayıkladıkları en tesirli kelimelerden biri de budur. Su... Hiçbir ağır yaralının susuz ölmemesine son derce dikkat ederdik. Bir İngiliz yaralısının da ağzına su akıttık. Çok üzgündü, İngilizce mütemadiyen "öleceğim" diyor, arkasından nişanlısının ismini söylüyordu. Ölüm halinde bulunan adama son vazifemi düşündüm... Ve onun düşman askeri olduğunu bir an için aklıma getirmeyerek kendisini İngilizce, kendi ana dili ile teselli ettim: - Katiyen ölmeyeceksin, yaşayacaksın... Bütün bu korkulu günler geçecek. İyi olup memleketine gideceksin, nişanlına kavuşacaksın... Bu İngilizce teselli onun öyle hoşuna gitti ki, bir müddet sonra yüzünde müsterih, hatta memnun çizgiler peydahlandı ve öldü... Biz öleceğini bildiğimiz bütün umutsuz hastaları böyle teselli ederdik. Ölmeyeceksin daha çok yaşayacaksın diye diye kendilerini bazen buna inandırırdık. Adeta yaşayacaklarına inanmış oldukları halde ölürlerdi. Gördüğüm en müthiş yaralılar gözlerini kaybedenler. Bunların halleri pek feci oluyor. İçin için eriyorlar... Günden güne sönüyorlar. Gözlerinin yarası iyi olmak ihtimali bile olsa kendilerini kurtulamıyorlar... Ölüyorlar. Gözlerini kaybedenlerin hali kadar feci bir şey yoktur. Biz bu Reşit Paşa hastane gemisinin ne kahırlarını çektik. Bazen haftalarca savaş boylarında kalıyorduk. Hele bir keresinde aç kaldık, bite boğulduk. Kömürümüz bitti. Soğukta kaldık." Son sözleri: Anne !!! "Yüzlerce yaralının önümde73 öldüğünü gördüm hemen hemen hepsi de aynı kelimeyi, bu sözü sayıklayarak, "Anne " diyerek öldüler. Vapurda muhtelif milletlere mensup yaralılar vardı. Almanlar, Avustralyalılar, cepheden topladığımız İngiliz yaralılar ve bizim yaralılarımız... Hepsi kendi dilleri ile ekseriya tek bir kelime sayıklardı, - Anne !..." Bir hastabakıcı arkadaşım... "Bir Alman doktor vardı. Genç karısı Avusturyalı iyi bir hastabakıcı kadın. Bir gün Reşit Paşa vapurunun üstüne gülle yağmuru yağarken: - Beni deniz tutuyor, dedi. Hastanede çalışmak istiyorum. Kendisini cepheden biraz gerideki hastaneye tayin ettirdi. Bu küçük bir cephe hastaneydi. Bir müddet sonra haber aldık ki, hastane büyük bir uçak bombardımanına tutulmuş, tahrip edilmişti. Arkadaşım bombaların altında can vermişti. Bizden de 8 şehit vardı. İşte bu benim en acı hatırlarımdan biridir. Bu hastaneye ben de gitmek istemiştim. Hatta gönderiyorlardı da... Gitseydim muhakkak ki bugün bulunamayacaktım." Bekir Çavuş: Kumandanım emrinizi yapamadım!... "Reşit Paşa vapuruna bir gün Bekir Çavuş isminde bir ağır yaralı getirdik. Onun cephenin ön saflarında bulmuştuk. Bir ayağı kangren olmuştu. Hemen Reşit Paşa vapurunda ameliyat masasına yatırdık. Ayağını kestik. Bir tek ayağı ile kalmıştı ama vaziyeti çok tehlikeli idi. Kangren çok ilerlemişti. Aynı zamanda pek fazla kan kaybetmişti. Adeta ölmesini bekliyorduk. O gece sabaha karşı kamaramın kapısı hızlı hızlı vuruldu. Kalktım dışarıda bir ses: Çanakkale Menzil Hastanesi'ndeki Türk yarılaları... - Başhemşire... Başhemşire... diye bağırıyordu.... Hemen giyinip fırladım, genç bir Alman hastabakıcısı: - Hani ayağını kestiğimiz yaralı yok mu? - Bekir Çavuş mu? - Evet. - Ne oldu peki? - Kendisine bir hal geldi hemşire, tek bacağıyla ayağa kalktı. Odanın içinde dolaşmak istiyor. Hemen koştum. Bekir Çavuş yaralarından kanlar aka aka ayağa kalkmıştı. Yanına koştum. Bileğinden tuttum, müthiş ateşi vardı. - Aman Bekir Çavuş dedim, Ne yapıyorsun? Bu hal ile ayağa kalkılır mı? Bekir Çavuş kendini kaybetmiş bir halde idi. - Aman dedi, Ne diyorsun? Emir geldi, emri yerine getirmek lazım.. Tabii kalkacağım. Ve sabaha karşı Bekir Çavuş kollarımız arasında dünyaya gözlerini büsbütün kapadı. Bu adamcağız son dakikasına kadar kumandanın emrini, kendisine verilen vatan vazifesini yapmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Son dakikasında bile ne annesini ne sevdiğini düşünüyordu. Kansız beyaz dudaklarından çıkan en son cümle: - Emri yapamadım, oldu. Fakat ben ona kani idim ki Bekir Çavuş vazifesini son derece yapmıştı." Safiye Hüseyin Anafartalar'da... "... Maydos'a (Eceabat) gittim. Sonra Anafartalar'a doğru ilerledik. Tepemize iki düşman tayyaresi peydahlandı. Bize adım attırmıyorlar, mütemadiyen bombaları yağdırıyorlardı. Üç saat yürümüş, fena halde yorulmuştuk. Ölüm muhakkaktı. Tayyareler adamakıllı alçalıp bizi bombardıman etmeye başlayınca gözümün iliştiği bir sıçan deliğine girdik. Üzerimizde epey dolaştıktan sonra gittiler. Biz de karargâha geldik. Tepeden düşman donanması çanak gibi görünüyor. O zaman geçirdiğim bütün tehlikeleri unuttum. Bir kadın için işte bu görülebilmesine ihtimal olmayan bir manzara idi..." Hipokrat Yemini Tıpta yemin denilince ilk akla gelen Hipokrat Andı'dır. Hipokrat ( M. Ö. 460 - 370 ) yaklaşık 2500 yıl önce tıbbın özellik arzeden bir sanat olduğu fikrini benimseyerek, bu sanatı yapacak olanları belli bir yemin etrafında birleştirmek ve sanatın kutsallığını ifade edebilmek amacı ile böyle bir metni gelecek kuşak hekimlere miras bırakmıştır. Tıpta yemin Hipokrattan sonra da Galen, Laennec, Hufeland gibi ünlü isimlerin de ilgi odağı olmuş ve bu hekimlerde kendi oluşturdukları metinleri tıp dünyasına armağan etmişlerdir. Ancak yeminlerin sadece isimleri değişmiş, anlam ise "Hipokrat Andı" nda olduğu şekli ile kalmıştır. " Hayata saygı duymak ve zarar vermemek." ORJİNAL HALİ "Hekim apollon aesculapions, hygia panacea ve bütün tanrı ve tanrıçalar adına!... and içerim, onları tanık ve şahit tutarım ki, bu andımı ve verdiğim sözü gücüm kuvvetim yettiği kadar yerine getireceğim. Bu sanatta hocamı, babam gibi tanıyacağım, rızkımı onunla paylaşacağım. Paraya ihtiyacı olursa kesemi onunla bölüşeceğim. Öğrenmek istedikleri takdirde onun çocuklarına bu sanatı bir ücret veya senet almaksızın öğreteceğim. Reçetelerin örneklerini, ağızdan bilgileri şifahi malumatı ve başka dersleri evlatlarıma, hocamın çocuklarına ve hekim andı içenlere öğreteceğim. Bunlardan başka bir kimseye öğretmeyeceğim. Gücüm yettiği kadar tedavimi hiçbir vakit kötülük için değil, yardım için kullanacağım. Benden ağı ( zehir ) isteyene onu vermeyeceğim gibi, böyle bir hareket tarzını bile tavsiye etmeyeceğim. Bunun gibi gebe bir kadına çocuk düşürmesi için ilaç vermeyeceğim. Fakat hayatımı, sanatımı tertemiz bir şekilde kullanacağım. Bıçağımı mesanesinde taş olan muzdariplerde bile kullanmayacağım. Bunun için yerimi ehline terk edeceğim. Hangi eve girersem gireyim, hastaya yardım için gireceğim. Kasıtlı olan bütün kötülüklerden kaçınacağım. İster hür ister köle olsun erkek ve kadınların vücudunu kötüye kullanmaktan mazarrattan sakınacağım. Gerek sanatımın icrası sırasında, gerek sanatımın dışında insanlarla münasebette iken etrafımda olup bitenleri, görüp işittiklerimi bir sır olarak saklayacağım ve kimseye açmayacağım. Vegrorum arcana visa, audita intellecta nemo eliminet." GÜNÜMÜZDEKİ HALİ "Tıp fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime ve bilgilerimi insanlık aleykine kullanmayacağıma mesleğim dolayısıyla öğrendiğim sırları saklayacağıma hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı göstereceğime din, milliyet, cinsiyet, ırk ve parti farklarının görevimle vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime mesleğimi dürüstlükle ve onurla yapacağıma namusum ve şerefim üzerine yemin ederim." Neden 14 Mart? "Tıbhane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire" adlı tıp okulunun açılış tarihi olan 14 Mart 1827, ülkemizde modern tıp eğitiminin başlangıcı olarak kabul ediliyor. 14 Mart 2005 - Tıp Bayramı, ilk kez, 1. Dünya savaşı sonunda, İstanbul'un işgal edildiği günlerde, yabancı işgal kuvvetlerine karşı tıp öğrencilerinin bir tepkisi olarak 1919 yılında kutlandı. Günümüze kadar gelen bu 14 Mart kutlamaları, artık içinde bulunduğu haftayı da kapsayacak şekilde, "Sağlık Haftası" olarak kutlanıyor. TIP OKULU AÇILDI Bizde tıp bayramının ne zaman kutlanacağı, ya da hangi tarihle ilişkilendirilmesi gerektiği sorusu ancak yakın tarihimizde cevap bulabilmiş. Sultan II. Mahmut'un yenilikçi hareketleri sonucu, hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi'nin de katkılarıyla batılı anlamda ilk tıp mektebi olan, Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire 14 Mart 1827 Çarşamba günü Şehzadebaşı'ndaki Tulumbacıbaşı Konağı'nda kurulmuş. Bu şekilde, tıp tarihimizde 14 Mart yerini almış. Aynı bina içinde Tıphane ve Cerrahhane eğitimlerini ayrı ayrı yapıyormuş. Tıp eğitimi o yıllar batıda olduğu gibi dört yılmış, son sınıfta hocalar tarafından usta ve yetenekli olanlar tespit edilerek sınava alınır ve başarılı olanlar askeri hastanelere veya ordunun tabur alaylarına muavin tabip unvanı ile tayin ediliyorlarmış. Orada bir hekimin gözetiminde birkaç sene çalışıp deneyim kazandıktan sonra da serbest hekim oluyorlarmış. Tıphane-i Amire 1827'den 1836'ya kadar Şehzadebaşı'ndaki Tulumbacıbaşı Konağında gündüz eğitimi yapıyormuş. 1836 yılında Sarayburnu'ndaki Askeri Kışla'ya (Otlukçu Kışlası'na) taşınmış. Ayrı binada eğitim gören Cerrahhane de burada tıp eğitimi ile birleşip, eğitim yatılı hale getirilmiş. Bu binanın yetersiz hale gelmesi ile Galatasaray'daki Enderun ağaları okulu tekrar elden geçirilip duzenlenmiş ve Tıbbiye 1839'da Galatasaray'ya taşınmış. Bu okula Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane adı verilmiş. Bu okulun 17 Şubat 1839'da açılışı Sultan II. Mahmut tarafından yapılmış ve eğitiminde yeni düzenlemeler getirilmiş. Eğitim dili Fransızca olmuş ve öğrenci alınmaya başlanmış. Eğitim dilinin Fransızca olması zamanla hekim sayısında azalmaya yol açmış. Nitekim 1867 yılında Türkçe tıp eğitimi yapan Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye (Sivil Tıp Mektebi) açılmış. 1870 yılında da askeri tıp okulunda dersler Türkçeleşmiş. 1878 yılında şimdiki Sirkeci Tren İstasyonu yanındaki Demirkapı Askeri Kışlası'na taşınmış. 1894 yılında Sultan II. Abdülhamit'in emriyle Haydarpaşa'daki Tıbbiye Binası inşa edilmeye başlanmış. Bu görkemli binaya 6 Kasım 1903'te taşınılmış. Önce Askeri Tıbbiye sonra, Sivil Tıbbiye taşınmış ve 1909 yılında iki mektep birleştirerek Darülfünun Tıp Fakültesi olmuş. İLK KUTLAMA 1919'DA İlk tıp bayramı 14 Mart 1919'da, işgal altındaki İstanbul'da, tıp öğrencileri tarafından kutlanmış. Tepkilerini bu şekilde dile getirmeye çalışan öğrencilerin bu törenine Dr.Fevzi Paşa, Dr.Besim Ömer Paşa, Dr.Akil Muhtar (Özden) gibi dönemin ünlü hocaları da katılmış. 1933'de "Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane" İstanbul Üniversitesi'ne dâhil olmuş. Peşinden de 1945'te Ankara Tıp Fakültesi, 1954'te Ege Tıp Fakültesi kurulmuş. Derken bugünlere gelinmiş... Bir hekimin ölümü -Çanakkale Savaşı Savaşın başlamasıyla saldıran Ruslara çok daha sinsi, güçlü bir düşman eşlik edecekti Kafkas Cephesi'nde... 'Lekeli humma' adıyla da bilinen tifüs! Bitlerle bulaşan bu hastalık, 3. Ordu mevcudunun büyük kısmının kırılmasına neden olacaktı. Binlerce kişiyi öldüren bu hastalığı başlangıçta çaresizlik içerisinde seyredecekti hekimler... Biz hekimlerin, bundan 90 yıl önceki meslektaşlarına nazaran çok daha avantajlı olduklarına kuşku yok. Günümüzde yazılabilecek basit bir antibiyotiğin bile henüz daha mevcut olmadığı, bacaktaki orta derecede bir yaranın mikrop kapmasıyla kolaylıkla tüm vücuda yayılıp sepsis tablosuna yol açabildiği, kafa, göğüs yaralanmalarının kaderine terk edildiği dönemlerdi o dönemler... Birinci Dünya Savaşı; 'ilaç yok, malzeme yok' gibi mazeretlerin arkasına sığınmayan hekimlerin çok da ön plana yansımayan mücadelelerinin öyküsüydü aynı zamanda. Düşman ise İngilizler gibi karşıdaki siperlerin içerisinde ya da Ruslar gibi yalçın dağların ardında değil; ya bir bitin dışkısında tifüs mikrobu olarak ya anofel cinsi dişi bir sivrisineğin midesinde sıtma mikrobu olarak ya da pislikten pisliğe konan bir karasineğin ağzında dizanterinin mikrobu olarak saldırıyordu. Bu mücadelenin bilgileri, tıp tarihiyle ilgili birkaç çalışma ya da bir kütüphanenin tozlu raflarında sıkışıp kalmış birkaç anı kitabının içerisinde gizliydi. Çanakkale savaşı ve doktorlar Sağlık hizmetlerinin düzenlenmesi, bir savaşın idaresinde ön planda gibi görünmez. Ancak savaşı kazandıran ya da kaybettiren faktörlerin başında gelir. Osmanlı ordusunun yaşadığı Balkan Savaşı faciasının en fazla akılda kalan yönlerinden biri de kolera salgınıydı. Özellikle Hadımköy-Yeşilköy hattında koleradan ölmüş binlerce kişiyi getiren vagonlar, sürekli ishal ve kusmayla sıvı kaybederek bir kenarda ölümünü bekleyen asker görüntüleri, Balkan Savaşı bozgunuyla özdeşleşmiştir. Savaşta kaybedilen asker sayısına yakın vaka tespit edilmişti. Daha bu bozgunun yaraları sarılmadan patlak veren Birinci Dünya Savaşı'na girerken de orduda tabip ve yardımcı sağlık personeli sayısı yeterli olduğu pek söylenemezdi. Personel ve malzeme eksikliğinin zararları I. Dünya Savaşı ilerledikçe daha fazla ortaya çıkacaktı. Savaşın başlamasıyla saldıran Ruslara çok daha sinsi, güçlü bir düşman eşlik edecekti Kafkas Cephesi'nde... 'Lekeli humma' adıyla da bilinen tifüs! Bitlerle bulaşan bu hastalık, 3. Ordu mevcudunun büyük kısmının kırılmasına neden olacaktı. Ateşler ve vücutlarında giderek artan pembe döküntülerle asker, komutan, sivil demeden binlerce kişiyi öldüren bu hastalığı başlangıçta çaresizlik içerisinde seyredecekti hekimler... Sarıkamış bozgunundan sonra yerde üst üste yığılmış hasta askerlerle dolu bir hastaneye giren Enver Paşa'nın bu düzensizlikten sorumlu tuttuğu başhekim Binbaşı İbrahim Bey'i azarlayıp rütbelerini söktüğü, doktorun da "üzüntüden" öldüğü anlatılacaktır çeşitli kaynaklarda. Yine Sarıkamış bozgununun mimarlarından Hafız Hakkı Bey de bu ölümcül hastalığın pençesinden kurtulamayacak, askerler arasında "biz Ruslara değil, bitlere yenildik" sözü bir darb-ı mesel olarak kalacaktır... 1915 yılının tıbbi olanakları göz önüne alındığında hastalıklara karşı koruyucu hekimlik uygulamalarının daha ön planda olduğu görülür. Binlerce insanın siperler içerisinde son derece sağlıksız koşullarda savaşmaya, yaşamını idame ettirmeye çalışması çok sayıda sağlık sorununu beraberinde getirmişti. Salgın yapan enfeksiyon hastalıklarında öncelikli alınacak tedbir vakayı ayırmak, enfeksiyona yol açabilecek koşulları ortadan kaldırmaktı. Bu konuda en başarılı sonuç lekeli humma (tifüs) hastalığı konusunda elde edilmiştir. Büyük felaketlerin yeni buluşlara zemin hazırladığı gerçeği burada da değişmeyecek, Dr. Reşad Rıza (Kor) tarafından tifüslü hastadan alınan kanın 60 derece sıcaklıkta defibrine edilmesiyle elde edilen ilk tifüs aşısının Dr. Tevfik (Sağlam) Bey ve arkadaşları tarafından birliklere uygulanmaya başlanması ayrıca sıkı karantina önlemleriyle bu korkunç düşmanla baş edilebilecekti. 3. Ordu Alman Kurmay Başkanı Binbaşı Guse, anılarında Dr. Tevfik (Sağlam) Bey'in çok kudretli bir şahsiyet olduğunu belirtecek, "O koşullarda ne yapmak mümkünse hepsini zamanla yapmıştı." diye yazacaktır. İlginç olan, müttefikimiz Alman doktorların son derece başarılı sonuçlar alınan bu aşının kullanımına itirazlarıydı. Bunun bedelini de yazık ki Türk dostu Alman Mareşal Goltz ödeyecekti. Doktorunun istememesi nedeniyle aşı olmayan Mareşal Goltz, Osmanlı 6. Ordu komutanıyken yakalandığı tifüs hastalığından 19 Nisan 1916'da Bağdat'ta vefat edecek, kaybı Osmanlı ordusunda büyük üzüntüye neden olacaktır. Zor şartlar altında mücadele Tifüsle mücadele eden hekimlere hava değişimi verilmesi, bir süre memleketlerine gitmesi düşünülmüş; ancak bunun salgının yayılmasına yol açabileceği endişesiyle vazgeçilmiştir. Çok sayıda sağlık görevlisinin başta tifüs olmak üzere çeşitli hastalıklardan vefat etmesi de sadece Doğu Cephesi'nin değil I. Dünya Savaşı'nın gerçeğiydi. Çeşitli kaynaklar umumi harp felaketinde aralarında gayrimüslim Osmanlı vatandaşlarının da olduğu 300 civarında Osmanlı sağlık subayının vefat ettiğini belirtir. Yıllar sonra bir bilim yuvasının, Ankara Üniversitesi'nin kurucuları arasında yer alacak olan genç Yüzbaşı Abdülkadir (Noyan) Bey, Balkan Savaşı'ndaki kolera felaketini yaşayan bir hekim olarak koruyucu önlemlerin karantinanın (ve tabii ki bunların bizzat takip edilmesinin) ne kadar önemli olduğunu görmüştü. Birliklerin elbiselerini bitlerden temizlemek için kendi birliğindeki sahra fırınlarının kuruluşuyla, nasıl yanması gerektiği ve hararetinin derecesiyle bizzat ilgilenecekti. Abdülkadir (Noyan), Çanakkale Savaşı'nda görev aldığı 1. Kolordu birliklerinin ve sonrasında Irak cephesinde görev aldığı 6. Ordu birliklerinin sağlık problemleriyle nasıl baş etmeye çalıştığını anılarında ayrıntılı olarak anlatacaktır. Çanakkale Savaşı şartlarında kurduğu mütevazı laboratuarıyla bugün bile enfeksiyon hastalıklarının tanısı ve izleminde son derece önemli yere sahip olan lökosit sayısı, gaita mikroskopisi, kan kültürü, kalın damla yayması vs. gibi tetkikleri yapacak, bütün hastalıkları ayrıntılı istatistiklerle not edecekti. Tifo ya da dizanteri gibi vakaların çıkması durumunda, herhangi bir salgına dönüşmeden mutlaka nedenini bulmayı hedefleyecek, sahra helâlarının söndürülmüş kireç ve kireç sütü ile dezenfekte edilmesi, içme sularının kaynaklarının temizliği gibi tedbirlerle bizzat titizlikle ilgilenecekti. Özellikle Mayıs 1915'te Kumkale bölgesinde ciddi sıtma salgını görülmüştü. Bölgenin sazlık ve bataklık yapısında kolaylıkla üreme imkanı bulan sivrisinekler, hastalığın süratle yayılmasına neden olmuşlardı. Savaş şartları nedeniyle bataklık kurutma işlemi yapılamamış, şahsi korunma tedbirleri önerilmişti. Birliklere haftada iki gün birer gram kinin verilerek hastalığın yayılması önlenmeye çalışılmıştı. Ancak bunun da yeterli olamayacağı açıktı. Kumkale'de iki erin aniden vefat etmesi üzerine birlik hekimi Yüzbaşı Sabri Bey kusurlu görülerek divan-ı harbe verilmiş, Dr. Abdülkadir Bey tarafından erlere otopsi yapılmış, iç organlarda bir değişiklik saptanmamış; ancak mikroskopla yapılan incelemede, dalak ve kanda bol miktarda habis bir sıtma türünün parazitlerine rastlanmış, hekimin sorumluluğu olmadığı ortaya çıkmıştı. Dr. Tevfik Sağlam'ın ve Dr. Abdülkadir Noyan'ın anıları bir hekimin çok zor şartlarda neler yapabileceğinin kanıtıdır. Her ikisi de genç Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarından itibaren insanoğlunun değişmeyen düşmanları sıtma, tüberküloz, tifo vs. hastalıklarla mücadelede yerlerini alacaklardır. O zorlu şartlarda hizmet veren tüm hekimlerimizi 14 Mart Tıp Bayramı vesilesiyle bir kere daha rahmetle anıyoruz.

Bu haber toplam 1123 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.