1. YAZARLAR

  2. ALAATTİN KARAER

  3. Çanakkale… Ah! Çanakkale…
ALAATTİN KARAER

ALAATTİN KARAER

SANAT KALEMİ
Yazarın Tüm Yazıları >

Çanakkale… Ah! Çanakkale…

A+A-

kose-yazisi--alaattin-karaer-036.jpg

Yediden yetmişimizin dilinden düşmeyen;

Çanakkale içinde vurdular beni

Ölmeden mezara koydular beni

Of gençliğim eyvah

Çanakkale köprüsü dardır geçilmez

Al kan olmuş suları bir tas içilmez…

     Bizim türkümüz! Tüm dünyanın dikkatini çeken, düşmanlara korku salan ve 250 bin insanımızı şehit verdiğimiz Çanakkale için yazılmıştır. Bu nedenle de halen o günkü büyüsü ile bizleri etkilemeye devam eden bu toprakların bırakın bizlerin, tüm dünya insanlarının görmesi ve ders çıkarmasını gerektiği bir yerdir.

     Bir görev olarak gidilmeliydi oraya, bu toplumun bireyi olarak bu güne kadar gitmediğimden dolayı üzülmüştüm ve utanmıştım. Demek ki; bizlere yakın tarihimiz iyi verilmemişti.

     Okumanın da yeterli olmadığını, oraları görmenin gerekli olduğunu gidince anlıyor insan!

     Çanakkale Savaşı yalnız bizim değil, dünya tarihinin en önemli savaşlarından birisidir.

     Çanakkale bir köşe yazısı ile anlatılmaz. Dünyada yaklaşık bir buçuk milyon ayrı insanın Çanakkale – Gelibolu savaşları ile ilgili kitap yazdığı, on milyonun üzerinde makale, panel ve sempozyum notunun olduğu belirtiliyor. Bu nedenledir ki; bilmenin ve anlatmanın mümkün olmadığı sadece hissetmenin ve yaşanabilmenin duygusallığı içinde Çanakkale’yi şehitlerimizi anmak için yazıyorum. Ne tarihçiyim ne de bu konuda yeterliyim. Hissettiğimi yazmaya çalışıyorum. Toplum olarak tarihle ilgimiz ne kadardır o da ayrı bir konu.

     14 yıl olmuş, “Çanakkale… Ah! Çanakkale…” isimli Aydın AYHAN’ın kaleme aldığı kitabı okuyalı...

     Her metre karesi şehitlerin canıyla kanıyla dolu bu topraklardaki anlatılanlardan bir bölümünü de sizlerle paylaşmak istedim.

 

*   *   *   *   *

 

     Mustafa Hattatoğlu (ihtiyat zabiti) anlatıyor?

     Bir gün ön hat siperlerinde topçu tarassutu (gözetleme) için yerleşirken içinde bulunduğum siperdeki erlerin büyük bir üzüntü içinde olduğunu fark ettim. Durumu anlamaya çalıştım.

     Birkaç gün önce keşfe giden koldan “İzmirli” dedikleri çok sevdikleri arkadaşları sipere yaralı Anzak esir getirmiş… Siperde kendisi esirin yaralarını tımar etmiş, ona sigara, çay vermiş, yiyeceklerinden ikram etmiş, o gün esiri geriye götürüp teslim etmeyerek siperde tutmuştu.

     Çok kısa zamanda çok iyi dost olan bu iki düşman birbirlerinin dilinden tek kelime anlamasalar bile çok iyi anlaşmışlar, kaynaşmışlar.

     İzmirli; Anzak’ın yaralarını temizliyor, sigarasını yakıp ağzına tutuşturuyor, sırt çantasındaki kuru yemişleri onunla paylaşıyordu. Esir siperdeki bütün Mehmetlerin isimlerini öğrenmiş, onlara isimleriyle hitap eder derecede samimi olmuştu.

     O siperdekilerin “Coni”siydi artık. Cebinden çıkardığı fotoğrafları gösteriyor, nişanlısını, annesini, babasını işaret ediyordu.

     İzmirli; “ Arkadaşlar, Coni’yi esir olarak teslim edersek, ne olacağı, ne zaman geri döneceği belli olmaz. İsterseniz bırakalım gitsin…!”dedi. Siperdekiler karavanlarını paylaştıkları, sigaralarını ikram ettikleri bu genç esiri öylesine sevmişlerdi ki, hep beraber “olur” dediler. Esirin ceplerini, tütün, fındık, ceviz, kuruyemiş, kayısı ile doldurup pek ateş tutmayan bir noktadan salıverdiler. Diğer siperlere de tembihlediklerinden ateş açılmadı…

     Karşı siperin arası pek kısa olduğundan esir çalılar arasında kayboluverdi. Biraz sonra karşıdan; “ İzmir… İzmir… Mehmet… Mehmet… “ diye bir ses işitildi. Siperin içine bir torba tütün, kahve, şeker düştü. İzmirli de: “Coni, Coni” diye bağırarak onların siperlerine bir torba kuruyemiş fırlattı.

     Her gün sabahın ilk saatlerinde İzmirli ile o Anzak arasında karşılıklı seslenmeler olur, hediyeler atılmaya başlanırdı.

     Bir iki gün sonra bizim siperin içinde o Anzaklıyı yine gördüler. Gittiği yoldan yine gelmiş siperdeki nöbetçilere seslenmiş. Nöbetçiler o olduğunu anlayınca ateş etmemişler, siperlere sokmuşlar. Hemen herkes çok eski bir dostları, akrabaları gibi seviyorlar, Anzak’a ikramda yarışıyordu. O da torbasında getirdiği küçük armağanları bizimkilere veriyordu. En çok da İzmirli sevmişti. Ne yapacağını şaşırmıştı. Yanına oturmuş, sarılmış, sigarasını ona vermişti.

     Ara sıra karşı siperlerden bir şeyler söylüyorlar, o da onlara bağırarak bir şeyler söylüyordu. Bu konuşmalardan sonra Anzak, İzmirlinin elinden tutarak işaretle onu kendi siperlerine götürmek istediğini işaret etmeye başladı.

     Siperdeki arkadaşlarının hepsi: “Git, Coni’ni hatırını kırma…” diye destekleyince İzmirli ile Anzak siperlerin bir yerinden karşı tarafa geçtiler.

     Birden karşı taraftan bir alkış koptu. İzmirli, Anzak siperlerine girmişti. Arada sırada ona sesleniyorlar, o da iyi olduğunu, herkesin kendine ikramda bulunduğunu söylüyordu.

     Siperlerde kahkahalar, el çırpmalar duyulurken birden büyük bir sessizlik oldu. Siperden sert komutlar duyuluyordu. Bir subayın siperlere geldiği, İzmirliyi gördüğü ve kim olduğunu, bir düşmanın onların siperlerinde ne aradığını soruyordu. Siperdekilerin kısa cevaplar verdikleri anlaşılıyordu. Siperdeki bir Türk mutlaka casus olmalıydı.      

     Öyle ya bir düşman arkadaş olamazdı. Hiç kimse bir düşmanı kendi siperlerine davet edip, ona ikramda bulunamazdı… Gelen sesler sertleşiyor, bazı emirlerin verildiği anlaşılıyordu.

     Türk siperlerinde İzmirlinin arkadaşları gözetleme yerlerine doluşmuş, arkadaşlarının başına bir şeyler geldiğini fark etmişler, gelen seslerden bir şeyler öğrenmeye, anlamaya çalışıyorlardı.

     İzmirliyi alıp aşağılara doğru götürdüklerini fark etmişlerdi. Birden çok aşağılarda İzmirlinin bir ağaca bağlandığını ve birkaç kişinin bir subayın verdiği emirle onu kurşuna dizdiklerini gördüler… Az sonra İzmirliyi alıp kendi siperlerine götüren Anzak’ın bağırarak subayın karşısına dikildiğini ona bağırdığını, sonra koşarak İzmirlinin cesedinin yanına gittiğini, ona sarıldığını, biraz sonra kendi tabancasını kafasına dayayarak ateş ettiğini… İzmirlinin üzerine kapaklandığını gördüler.

     Birbirlerinin dilini anlamasalar da, en zor şartlarda bile, birbirlerini öldürmek isteyen iki düşmanın dost olabileceğini, hem de ölesiye kadar dost olabileceklerini gördüler…

 

 *   *   *   *   *

 

   Bir metrekareye 6000 merminin düştüğü Çanakkale topraklarında çarpışan şehitlerimiz, dönmeyi düşünmeden gitmişlerdi. Bizlere, bu hayatın yeni sahiplerine inandıklarını teslim etmeye yürüdüler…

     Çünkü onlara ölmeleri emredildi, hepsi birden, gözünü kırpmadan öldüler…

     “Çanakkale Geçilmez” destanını su gibi akan kanlarıyla yazarak Emperyalist ülkelere unutulmayacak bir dersin verildiği zaferin tarihini yazdılar bu gün.

     Kemal Atatürk’ün;

     “Siz vatanı için milleti için, namusu için, canını ortaya koyan böyle insanları bu kadar mı tanıyorsunuz?

     Eğer siz onları tanımazsanız; geleceğinizi, hedeflerinizi bilemezsiniz.” sözü ile noktalarken;

     18 Mart Çanakkale Zaferinin 106. Yıldönümümüz kutlu olsun!

     Bu vatan için, o günden bugüne canını veren tüm şehitlerimizi saygıyla anıyoruz.

Bu yazı toplam 659 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.