1. YAZARLAR

  2. BEKİR AKDENİZ

  3. "Aslolan Kardeşlik"
BEKİR AKDENİZ

BEKİR AKDENİZ

YAZAR
Yazarın Tüm Yazıları >

"Aslolan Kardeşlik"

A+A-

Görmem için sen varsın


Acaba kendi içimizde barış var mı? Bütün uzuvlarımız birbiriyle sevgi ilişkisi içinde mi?

Aklımızla kalbimiz ya da nefsimiz barışık halde mi? Bedenimizle ruhumuz sevginin sağladığı itmi’nan duygusu ya da temkin hali yaşıyor mu? Yoksa ihtilâclar içinde miyiz?

Birer sevgi odağı olması gereken, ancak sevgi iklimi içinde saadeti bulacak olan ailelerimiz sevgiyi doya doya yaşıyor mu? Eşler arasındaki ilişki, kardeşler arasındaki ilişki, ebeveynle evlatlar arasındaki ilişki, derin bir meveddet ve rahmet ilişkisi mi? Yoksa, gün gün yığılmakta olan boşanma dosyaları, aile içinde yürekleri saran bir münâfereti mi haber veriyor? Aile içi cinayetler neyin habercisi? Allah yolunda hizmet için meydana gelmiş birlikteliklerin bizzat kendi içindeki ilişkilerde derin bir muhabbet ve adanış duygusu var mı? Yoksa kibir, buğuz, öne geçme, riyaset, gıybet gibi yürekleri kemiren ve ihlası eriten duygular, insanların içinde kol gezip, bulduğu güzellikleri talan mı ediyor? Ya bu hizmet gruplarının birbiriyle ilişkisinde ne hakim? Birbiri için hüsnü zan, birbirinin muvaffakıyeti için dua, birbirine sevgi, rahmet dileği mi? Sıcak bir dostluk mu? Yoksa rahmet-i ilahîyi bile kıskanmak mı? Kusur aramak mı? Kusur isnadı mı? Gıybet mi? Hatta iftira mı? Birbirinin cennetinin yolunu kesmek için sürekli engeller üretme gayreti mi? İslâm içinde oluşmuş mezheplere aidiyet, kendimiz için her şeyi “Allah için kılma” çabası mı, bir başkasını “Allah’ın yolundan dışlama” gayreti mi? Buradan yola çıkıp, Allah için yarış duygusuyla birimiz diğerinin gayretine bakıp sevinç mi duyuyoruz, yoksa birbirimizin tekerine çomak sokarak yoldan alıkoymaya mı çalışıyoruz? İslâm ki, bütün zamanlarda, farklı dinden olanların bile mabedine dokunmamış hassasiyetiyle gelmiş, şimdiki zamanlarda, şu ve benzeri hadiselerle karşılaşmaktayız, Alevi kardeşlerin evlerine işaret koymak, diğer İslam ülkelerinde olduğu gibi gittiği “ibadethane”yi bombalamak nedir? Yani Allah’a, herkesin mabuduna secde edilen yeri bombalayınca, kimin amel defterine ne yazılır? Ve o amel defteri Allah’ın huzuruna nasıl götürülür? Ya iki Müslüman toplumun - kavmin, farklı devlet ve vatanlar içinde bulunulduğu için birbiriyle vuruşması... Yıllarca... On binlerce, yüzbinlerce insanın can vermesi? Hangi Müslümanlık aidiyetinden beslenir? “Ben İranlı bir Müslüman olarak şu kadar Iraklı Müslüman’ı öldürdüm” dediğinde, ya da Iraklı benzeri bir katliam listesi sunduğunda, nasıl bir mukabele bekler Yaratan’dan? Bunlar, yarın Resûlullah’ınHamd Sancağı altında buluşurlar mı? Buluştuklarında birbirine kılıç çeker, bomba kusarlar mı? Orada da can alma duygusuyla hareket ederler mi? Ağızlarında öldürdüğü diğer mü’min kardeşinin etini çiğnerler mi? Ya aynı vatan içinde yaşayan Müslüman kavimlerin birbirine karşı muğberiyetleri... Üstünlük taslamaları... Öfke ve kin alış verişleri... Allah’a yakınlık dışında birbirine üstünlük kıstasları üretmeleri... Vatanların bile anlamlarını yitireceği mahşer zemininde, kim neyin kavgasına soyunur? Allah’ın huzuruna insanlar, neyi götürürler? Kalblerinde birbirlerine karşı besledikleri kini mi, yoksa Allah’a kulluk duygusunu mu? Sevgi istidadını, “Yaradılan’ı Yaradan’dan ötürü sevmek” boyutunca zenginleştirmek ve bu istidatla, tüm varlıkla dostluk ilişkisi kurmak varken, daha kendi kendimizle barış gibi ilk merhalelerde tökezlemek... Bu Müslümanca bir şey olarak görülebilir mi? “Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın” bir kere... Nimetini hatırlayın da; “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın.” “Hani siz birbirinize düşmandınız.” “Bir ateş çukurunun kenarında idiniz...”

Kalpleriniz adeta bir ateş çukuru olmuştu. Kin, öfke ve düşmanlıklar kuşatmıştı yüreğinizi... “Allah sizi oradan kurtardı” “Kalplerinizi birbirine ısındırdı ve O’nun nimetiyle kardeşler oldunuz.” (Âl-i İmrân3/103 Kardeşlik...

Kalpleri birbirine ısındıran ve birbirimizle ilişkimizi “kardeşlik” olarak niteleyen Varlık, bizi yaratan Varlık. “Mü’minler ancak kardeştir.” temel prensibini koyan da O (cc) Kalplerin birbirine ısındırılması hep zor olmuş. Diyor ki Yüce Yaratan Resûl-üne “...mü’minlerinkalblerini birbirine ısındıran O’dur. Eğer sen, yeryüzündeki her şeyi harcasan, onların kalblerini birbirine ısındıramazdın. Fakat Allah onları birbirine ısındırdı.” (Enfal8/63) İmanı sevdirmiş bize... Onu kalplerimize nakşetmiş... İnkarı, yoldan çıkmayı ve günahı çirkin göstermiş kalplerimize...(Hucurât49/7-8) Yani kalpler, Allah Teala’nın ölçülerine bağlılık doyumuna ulaşmış... Kalplerin birbirine ısınması böyle gerçekleşmiş. Kardeşlik böyle gerçekleşmiş. Resûlullah Efendimiz (sas), “Cahiliye” diye nitelenen toplum içinden, vahyin ışığında, Cenab-ı Zülcelal’in işaretleriyle, yardım ve lütfuna sığınarak, adeta engin bir “kalb işçiliği” ile bu toplumu inşa etmiş. Aşiret asabiyyetini aşmış. Kavmi asabiyyeti aşmış. Renk, ırk dil asabiyyetini aşmış... Mal, mülk, evlad-ü iyâlasabiyyetini aşmış... “Arab’ın Arap olmayana üstünlüğü yoktur, üstünlük ancak tavka iledir”ölçüsünü, kalplere kazımış... Arap olduğu halde kavmîasabiyyeti dışlamış, kaliteyi, takva gibi, Yaratan’la bağlılığı en öne alan bir insanlık kıvamına bağlamış. Heybetinden ürkenleri, “Ben Kureyş’ten kuru et yiyen bir kadının oğluyum.” diye teskin ederek yola çıkmış. “Başınıza, kuru üzüme benzeyen bir Habeşli geçse bile, ona itaat ediniz” diyerek, toplum yönetiminin zirvesinin bile belli statülere münhasır olmadığını ilan ederek yola çıkmış. Savaşta amcasını öldüreni, hatta amcasının ciğerini çıkarıp ağzında çiğneyeni affederek, kendi duygularının üzerine yürümüş... Evs’in, Hazrec’in, savaş ortamında oluşmuş kinlerini yıkamış... Mekke mü’minleri ile ile Medine mü’minleri arasında “muâhat- kardeşlik” gerçekleştirerek, mal-mülk sahipliğinin bir farklı kademede, izafi olduğunu yüreklere nakşetmiş... İşte o noktada etrafında... Arap Ebubekir... Fars Selman... Rum Süheyb… Habeşli Bilal... El ele tutuşmuş, ümmeti oluşturmuş. Bu bir iman topluluğu... “İslâm bir toplum inşa ederse böyle eder.” hükmünü tarihe kazımış. Bir gün, o kutlu Elçi’nin etrafındaki mü’minlerden, Ebu Zer (ra) Bilal-i Habeşi’ye “Kara kadının oğlu” diyecek olmuş... Bilal çok üzülmüş. Olay Resûlullah’a intikal etmiş. Resûlullah da çok üzülmüş buna. Ebu Zer’i çağırmış ve ona üzüntüsünü bildirmiş. Söyledikleri şu söz İslâm’ın insanlık ölçüsü olarak anıtlaşmış: “Ey Ebû Zer! Beyaz kadının oğlunun, kara kadının oğluna bir üstünlüğü yoktur.”

Ebu Zer, söylediği sözün vehametini çoktan anlamış olarak, başını yere kumların üzerine koymuş, sonra şöyle söylemiş: -Bilal, bu başın üzerine ayaklarıyla basmadan başımı yerden kaldırmayacağım.” Bilal, bunu yapmamış, kolundan tutmuş Ebu Zer’in ve ayağa kaldırmış. Resûlullah’ın huzurunda aşkla kucaklaşmışlar. İşte bu... İslâm’ın yanlışa ve doğruya getirdiği ölçü bu. Selâm ve duâ ile...

Bu yazı toplam 404 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.