ABDÜLMUTTALİB (4)

“Peygamberler Peygamberinin büyük babası”

“Haşim’in iki büyük kervanından Yemene giden; ‘Kış Kervanı’nı, Suriye ve Filistin tarafına giden; ‘Yaz Kervanı’nı o düzenlemiştir. İki kervanda eski  ‘Misk yolu’ üzerinden geçerdi. Yaz kervanının en önemli durağı, kuzeyde Mekke’den on bir günlük deve yolu uzaklıktaki Yesrib (Medine) vahası idi.  Bu vahada bir zamanlar sadece Yahudiler hüküm sürüyordu. Fakat daha sonra Güney Arabistan’dan bir Arap Kavmi bölgeyi kontrolü altına aldı. Yahudiler, troplumun genel yaşamında rol almaya ve kendi dinlerini koruyarak zenginlik içinde yaşamaya devam ettiler.  Yesrib’deki Araplara gelince, onlar ana-erkil gelenekleri devam ettiriyorlardı. Atalarından bir kadının ölümünden sonra ‘Kayle”nin çocukları’ adını aldılar. Kayle’den sonra kabile, oğulları ‘Evs’ ve ‘Hazrec’ arasında ikiye ayrıldı.
Hazrec’in en etkin ve tanınmış kadınlarından biri; ‘Neccar’ sülalesinden Amr’ın kızı Selma idi. Haşim onunla şartlarını kabul ederek evlendi. Fakat Haşim’in yaşamı uzun sürmedi, seferlerinden birinde Filistin’de, Gazze’de öldü. Selma’dan ‘Şeybe’  (annesinin verdiği isim) isimli bir erkek evladı oldu.” (E. Siraceddin, 2008: 13)  “Kureyş kavmi ticaretle uğraşan bir topluluktu. Kışın Yemen’e, Yazın Şam’a giderler; her yıl iki tarafla da pek çok alışveriş ederlerdi. Bundan dolayı Haşim’de Şam kafilesiyle Mekke’den çıkıp giderken Medine’ye uğradı. Orada Neccaroğulları kabilesinden Selma (Cürhümoğullarından Amr oğlu Zeyd kızı Selma – K.Davut:154) adlı kızla evlendi. Oradan Şama ülkesine gitti; Gazze’de öldü. Selma ise ondan gebe kalıp son derece güzel ve yüzü nurlu bir erkek çocuğu doğurdu ve Şeybe diye ad koydu.” (A.Cevdet Paşa, 1969: 51 – M.M. Bozkurt: 10)
“Öz ismi Şeybe-tül Hamd… Doğuştan ak saçlı… Kendisine, bu manaya gelen Şeybe ismini vermişler. Derken Abdülmuttalib… Uzun yıllar yaşadı ve Araplarda ilk defa sakalını o boyadı.” (N.Fazıl,2007: 36 – 37)
“Haşim’in kardeşlerinden Abdu Şems Yemen’de ve Suriye’de, Nevfel (üvey kardeşi) ise Irak’ta ticaret yapıyordu.
Bundan dolayı hacılara su verme ve onları beslemek için vergi toplama haklarını küçük kardeşi Muttalib aldı. Kendisinden sonra bu görevi yüklenebilecek bir kişi düşünmeye başladı.” (E. Siraceddin, 2008: 14)
“Şeybe büyüdü. Dayı çocuklarıyla beraber çıkıp gezmeğe başladı. Fakat hiç birine benzemezdi. Yüzünde parlayan yıldızı var, alnı ay gibi parlar, güzel yüzünü görenler hayran kalır başka soydan olduğu yüzünden belli olurdu. Kureyş kavmi içinde babadan oğula geçen Peygamberlik nuru; Haşim’e gelmiş ve yüzünde görülmüştü.” (A.Cevdet Paşa, 1969: 51 – M.M. Bozkurt: 10)
“Abdülmuttalib’in vücudundan anlatılmaz bir rayiha (koku), mest edici bir misk kokusu tütüyordu. Alnında da, gündüz içinde ayrı bir gündüz; gündüzü karartan ve yalnız kendi gündüzünü ışıldatan bir ışık… Nur… O Nur…” (N.Fazıl, 2007: 37)
“Haşim’in Selma dışındaki diğer eşlerinden üç oğlu vardı. (Hâlbuki Haşim’in Şeybe’den başka Esed adlı bir oğlu olmuşsa da, ondan yalnız Fatma adlı bir kız kalmıştı ki Hz. Ali’nin anasıdır. (A.Cevdet Paşa, 1969: 51 – M.M. Bozkurt: 10) Fakat söylenenlerin tümü doğru ise, bunların ve Muttalib’in kendi oğullarından hiç biri, Selma’nın oğlu ile karşılaştırılamazdı. Çok genç olmasına rağmen Şeybe liderlik için özgün vasıflar göstermeye başlamıştı.” (E. Siraceddin, 2008: 14) Demek ki Haşim’e ancak Şeybe’nin hayırlı bir vekil olması tabii bir şeydi.” (A.Cevdet Paşa, 1969: 51 – M.M. Bozkurt: 10 – 11)   Vahadan geçen yolcular onunla (Şeybe) ilgili çok mükemmel haberler getiriyorlardı.” (E. Siraceddin, 2008: 14)
“Allah’ın elçisini öğen ensardan yani Medineli ünlü şair Hasan’ın babası Sabit o sırada Medine’den Mekke’ye gidip Haşim’den sonra Kureyş’in ulusu kardeşi Muttalib’le konuştu. ‘Ah eğer kardeşin oğlu Şeybe’yi görsen şaşardın. Babana ne kadar benzer ve nasıl şeref ve güzellik sahibidir, tarif olunmaz’ diye Şeybe’yi anlatınca, Muttalib’in kalbine Şeybe’yi görmek arzusu düştü. Muttalib; Şeybe’yi görmek için Mekke’den Medine’ye gitti Çocukların arasında Şeybe’yi gördü. Kimse söylemeden tanıdı.
‘Gördükleri onu Selma’dan yeğenini kendisine emanet etmesini istemeye yöneltti. Selma oğlunu bırakmak istemiyordu. Şeybe’de Annesinin rızası olmadan onu bırakmayacağını söyledi.’(E.Siraceddin,2008: 14)  Nitekim Muttalib Şeybe’yi tavır ve hareketinden bildiğini, gözlerinden yaş geldiğini bazı şiirlerinde pek yanık beyan ve hikâye eylemiştir.  Muttalib hemen orada Şeybe’ye bir kat elbise giydirdi, anasına gönderdi. Sonra anasını razı ederek, ‘Mekke’nin anne ve oğula, Yesrib’den (Medine’den) daha iyi imkânlar sağlayacağını belirtti. Kutsal Ev’in bekçileri ve tüm Arabistan’daki haccın merkezi olan Kureyşliler şerefçe diğer Arap kabilelerinden üstündüler; büyük bir ihtimalle Şeybe, bir gün babasının görevini üstlenecek ve Kureyş’in liderlerinden biri olacaktı. Önce kendi halkıyla bütünleşmeliydi. Dışarıdan gelen bir göçmen böyle bir şerefe tabii ki hak kazanamazdı. Selma onun öne sürdüğü düşüncelerden çok etkilendi ve gitmesine izin verdi.’ (E. Siraceddin, 2008: 14)  Şeybe’yi Mekke’ye götürdü. Mekke’ye girerken Şeybe’yi görenler “Acaba bu çocuk Muttalib’in kölesi midir?” demişler. O yüzden Şeybe’nin adı Abdü’l – Muttalib kalmış ve Muttalib ölünce yerine geçip; Kureyş kavminin efendisi, Başkanı olmuştur.” (A.Cevdet Paşa, 1969: 51, 52 – M.M. Bozkurt: 10 – 11)  “Muttalip isimli bir amcası var… Amcası deveye binmiş, arkasında (terkisinde) yeğeni, Mekke’ye girerlerken ona soruyorlar: ‘Arkandaki de kim?’ Çocuk, kılıksız ve bakımsız… Asil Muttalib (Amca olan) utanıyor: ‘Kulumdur!’ diye cevap veriyor. Sonradan üstbaşı düzenlenen çocuğun kim olduğu ortaya çıkıyor amma, lakab bir kere takılmıştır: ‘Abdülmuttalib, Muttalib’in kölesi…’ diye.” (N.Fazıl, 2007: 36)
“Muttalib yeğenini devesinin arkasına aldı ve yola koyuldu. Mekke’ye giderken yolda onlara rastlayanların, bu yabancı genci gördüklerinde “Abdu’l Muttalib” yani “Muttalib’in kölesi” dediklerini duydu. O da “bu benim kardeşim Haşim’in oğludur” diye cevap verdi. Gülümsemeler, şehirde ağızdan ağza dolaşacak ve o günden sonra genç, Abdu’l Muttalib olarak anıldı.” (E.Siraceddin, 2008: 14)
“Mekke çevresinde ne zaman kıtlık olsa, çocuk Abdülmuttalib’i kolundan yakalarlar, dağlara ve sivri tepelere çıkarırlar ve onun yüzü suyu hürmetine Allah’tan yağmur isterlerdi ve hemen yağmur başlardı.” (N.Fazıl, 2007: 37)
“Abdü’l-Muttalib’in alnında Hz. Muhammed’in nuru parıldardı. Öyle ki Mekke tarafında kıtlık, pahalılık olsa, onu sebîr (Yesîr – K.Davut: 155) dağına çıkarırlar; onun yüzü suyu hürmetine Allah’dan yağmur isterlerdi. Allah’ta Hz. Muhammed’in nuru hürmetine onlara rahmet ve bereket gönderirdi.” (A.Cevdet Paşa, 1969: 51, 52 – M.M. Bozkurt: 11)
“Yıllar sonra Muttalib öldüğünde hiç kimse yeğeninin hacılara yiyecek ve su sağlama haklarını almasına karşı çıkmadı. Onun bu işi becermekte amcasını ve babasını bile geçtiği söylenirdi.” (E. Siraceddin, 2008: 14)
“Peygamber efendimizin büyükbabası (Asıl adı Şeybe) olan ve sonradan takılan lakabı asıl adının yerine geçen ve hep o adıyla anılan; Abdülmuttalib’dir. Onu Medine’den çocukken alıp getiren amcasının adı sadece Muttalib’dir. Bu Muttalib; Abd-i Menaf’ın oğlu ve Haşim’in kardeşidir. Peygamber Efendimizin büyükbabası olan Abdülmuttalib ise, Haşim’in oğludur.” (araştırmacı)

BÜYÜK DOĞUMA YAKIN OLAĞAN DIŞI OLAYLAR
• Abdülmuttalib’in rüyası
• Zemzem kuyusunun açılması
• Fil olayı

ABDÜLMUTTALİB’İN RÜYASI
“Son Peygamber Hz. Muhammed’in dünyaya gelmesi yaklaştıkça kâhin yani görünmez âlemden haber vericiler; Onun dünyayı şereflendirmesini bildirmeğe; acayiplik ve gariplikler ve alışılmışın dışında işaretler belirmeğe başladı. Abdülmuttalib bir gün Harem’i Şerif’te uyurken bir rüya görüp korkuyla uyandı. Kâhinlere gidip rüyasını anlattı. Kâhinler de ‘Senin soyundan çocuk doğacak; yer ve gök halkı ona iman getirecek’ dediler.” “Bunun üzerine Abdülmuttalib; Kureyş kadınlarından Fatıma adlı bir kız aldı. Ondan oğlu Abdullah dünyaya geldi. Hz. Muhammed’in nuru, onun alnında görünür oldu.” (A.Cevdet Paşa, 1969: 52 – M. M. Bozkurt: 11 – 12)
“Nur, Abdülmuttalib’in alnında… Bir gün Kâbe hareminde yatmış, uyumakta… Uyanınca kendisini öyle değişmiş buldu ki, hayretinden dondu. Gözleri sürmelenmiş (Abdülmuttalib’in gözleri Kudretten sürmeliydi ve güzel bir yüzü vardı – K.Davut: 154), yüzüne bambaşka bir güzellik sinmiş, her çizgisinde ayrı bir mana yüz göstermiş… Yoksa uykuda, üzerinden geçen esrarlı bir el mi var? Onu Kureyş Kâhinlerine götürdüler. Kâhinler kendi anlayışlarına göre: ‘Gökler tanrısı bu oğlanın evlendirilmesini istiyor. Hemen ona bir kız bulun!’ dediler. Abdülmuttalib’i (Safiyye ile evlendi, ondan Haris adlı oğlu doğdu – K.Davut: 154) evlendirdiler. Bir müddet sonra eşi öldü ve ikinci defa evlendi.
Abdülmuttalib yine Kâbe’nin Hareminde ve uykuda… Müthiş bir rüya: arkasından ümüş zincirler fışkırmış… Birinin ucu göklerde, birininki güneşin doğduğu yönde, öbürününki de batı tarafında… Kol kol her yöne dağılan zincirler nihayet bir ağaç nizamında sarmaş dolaş düğümleniyor, sonra dal dal şubeleniyor ve yaprak yaprak açılıyor… Her yaprağın üzerinde inci gibi donmuş bir Nur… Ve… Ağacın gövdesine, dallarına, budaklarına, bütün girinti ve çıkıntılarına asılı kalmış mahşeri bir insanlık… Ulvi rüyayı tabir ediyorlar: ‘Senin soyundan öyle biri gelecek ki, bütün yer ve gök halkı, O’nu insanlığın kurtarıcısı bilecek…’   Abdülmuttalib’in son defa evlendiği Fatıma’dan Abdullah dünyaya geliyor. Abdullah; sahibine teslim edilmek üzere mukaddes emaneti taşıyanların sonuncusu ve doğrudan doğruya teslim edicisi…” (N.Fazıl, 2007: 37–38)
“Abdülmuttalib daha sonra Aid oğlu Amr kızı Fatıma ile evlendi. Ondan da evlatları oldu. En sonra Resulü Ekrem (s.a.v.) Hazretlerinin babası Abdullah doğdu. Abdullah, Abdülmuttalib’in en küçük evladıdır. Abdullah, doğduğu zaman Şam’da ne kadar Yahudi bilgini varsa, hepsi, onun doğduğundan haberli oldu. Çünkü onların yanında bulunan ve Yahya (a.s.) ı şehit ettikleri zaman sırtındaki yün cübbeye kan bulaşmıştı. O cübbeyi onlar saklayıp dururlardı. Ve kitaplarında görmüşlerdi ki o cübbedeki kurumuş kan ne zaman tazelenip damla damla akarsa bu, Abdullah’ın Mekke’de doğduğuna bir işarettir. Yahudiler o cübbeye varıp bakarlardı. Abdullah’ın doğduğu sabah cübbeye yine baktılar, nice yıldan beri kuru olarak duran kan, sanki henüz vücuttan çıkmış gibi taze taze damlıyordu. Hemen her tarafa haber saldılar, eğer biz Abdullah’ı çocukken öldürmezsek oğlu Muhammed doğup Peygamber olunca Yahudi Kavminden Yahya’nın kanını isteyip bizi kırar. ‘Abdullah’ı henüz çocukken öldürmeliyiz.’ dediler ” (Kara Davut:157)
Zemzem kuyusu yıllar önce kapatılmış yeri dahi bilinmiyordu
“Evvelce Mekke’de hüküm süren Cürhüm kabilesi, üzerine düşman saldırınca, Yemen tarafına kaçmak zorunda olduklarında Kâbe hazinesinden bir hayli eşyayı alıp zemzem kuyusuna atmışlar, üzerine de taş, toprak dökerek yerini belirsiz etmişlerdi. Çok yıllar bu hal üzere kaldı. Zemzem’in nerede olduğunu kimse bilmiyordu.” (A. Cevdet Paşa, 1969: 52-M.M. Bozkurt: 12)
“Vaktiyle düşman istilası önünde Mekke’den kaçan bir topluluğun fesatçı reisi, Kâbe’nin bütün hazinelerini Zemzem kuyusuna atmış, kuyunun üstünü de toprakla bir edip belirsiz hale getirmişti. O zamandan beri zemzem belirsiz bir malum…” (N.Fazıl, 2007: 38–39)
“Abdülmuttalib, Cürhümilerin gömdüğü hazineleri çıkarırken herkes bunlar üzerine kendine bir pay çıkarmaya çalışıyordu.” (E.Siraceddin, 2008: 15)
Abdülmuttalib’e;  Rüyasında-Kuyuyerininbildirilmesi zemzemin çıkarılışı ve bir oğul kurban adaması
“Bir gece Abdülmuttalib’e rüyasında zemzem’in yeri bildirilmiş, işareti gösterilmişti. Böylece Abdülmuttalib zemzem kuyusunu buldu. Oğullarıyla beraber onu kazmağa başladı. İçinden kılıçlar, zırhlar ve altından yapma geyik heykelleri çıktı. Abdülmuttalib onları aldı. Geyik heykellerini Kâbe’nin kapısı önüne koydu. Zemzem kuyusunu tamamen ayıklayıp hacılara Zemzem ulaştırmaya başladı.” (A. Cevdet Paşa, 1969: 5253-M.M. Bozkurt: 12) “Bir gün Abdülmuttalib rüyasında, bir ses duydu. O ses: “Ey Abdülmuttalib! İsmail (a.s.) ın evladından birisi Zemzem Kuyusu’na saf ve kızıl altından yapılmış iki geyik, yüz tane Süleymani kılıç, yüz Davudi zırh kodu. Onu Zemzem Kuyusundan çıkar.
Zemzem kuyusuna atılan o kıymetli şeyleri çıkarmağa başladı. Kureyş bunu engellemek istediler. Haristen başka evladı olmayan Abdülmuttalib Kâbe’yi Şerife ye geldi. Alnındaki Muhammed nuru şefaatçi gösterip Allah’a yalvarıp: ‘Eğer on oğlum olur erginleşir Kureyşin zemzem kuyusunu açmama engel olmalarını defederler, zemzem suyu kaybolmadan içindeki eşyalar elime geçerse, Kâbe’nin önünde Allah için on oğlumdan birini kurban edeyim!’ diyerek adakta bulundu.
Abdülmuttalib’in Hale’den Hazreti Hamza ile kardeşi, Lübbâ’dan Ebuleheb, Esile’den Hz. Abbas ve Ehûben doğdu. Daha sonra Fatıma ile evlendi. Ondan da evlatları (Zübeyir, Ebutalip, Abdullah ve beş kızı-E.Siraceddin, 2008: 18) ile en küçük oğlu Abdullah doğdu. Oğulları onikiye tamamlanınca (Haris, Ebutalip, Ebuleheb, Gaydak, Hacl, Abdül-Kâbe, Mukavvim, Zübeyir, Dırar, Kusem (küçükken ölmüş), Abdullah, Hamza, Abbas- A.Cevdet Paşa, 1969: 53)   zemzem kuyusunu kazıp o malları çıkardı. Çelik kılıçları eritip Kâbe’ye kapı yaptı. Altın geyikleri de eritti. O kapının üstünü yaldızladı. Kâbe’ye ilk kapı yapan Abdülmuttalib idi.” (K.Davud: 155–156–157–158)
“Abdülmuttalib, Kâbe’de Hicri İsmail’de (altında İsmail ve Hacer’in mezarlarının bulunduğu yerde) bir gece orada uyurken bir gölge geldi. ‘Tatlı berraklığı kazıp çıkar’ dedi. ‘Tatlı berraklık nedir?’ diye sordu, fakat o sırada gölge kayboldu. Buna rağmen uyandığında ruhunda bir hafiflik ve mutluluk duydu, bu nedenle ertesi geceyi de orada geçirmeye karar verdi. Ziyaretçi tekrar geldi ve: ‘Haydi kaz’ dedi. Fakat Abdülmuttalib yine sorusuna cevap alamadı. Üçüncü gece ona şöyle söylendi: ‘Saklanmış hazineleri kaz’ Abdülmuttalib’in ne olduğunu sorması üzerine, yine konuşan yok oldu. Fakat dördüncü gece emir: ‘Zemzemi kaz’ idi ve bu kez ‘Zemzem nedir?’ sorusuna konuşan şu cevabı verdi: ‘Onu kaz, pişman olmayacaksın, çünkü o mirastır. Senin büyük atalarından, O hiçbir zaman kurumaz ve tüm hacıları sulamana yeter.’  Daha sonra konuşan Ona: kan, gübre, karınca yuvası ve gagalı kuzguni kuşların bulunduğu bir yer aramasını söyledi. Ona ‘Allah’ın hacılarını tüm hac boyunca sulayacak temiz akan su için’ dua etmesi söylendi. Güneş doğarken Abdülmuttalib kalktı Mabed’in etrafında yedi kez döndü. Tavafı tamamladıktan sonra yakınında, kumun üstünde kanat ve kuş sesleri duydu. Bir başka kuş daha göründü. Abdülmuttalib ibadetini bitirip, kuşların kapının karşısında yaklaşık yüzyıllardan beri duran kayalara doğru ilerleyişini seyretti. Bu kayalar ‘Put’ olarak kabul edilmişti ve Kureyşliler kurbanlarını bu iki kaya arasında kesiyorlardı. Kuşlar gibi Abdülmuttalib’de kayaların arasında kan olduğunu biliyordu. Gübre de vardı. Oraya yaklaştığında bir karınca yuvasının da var oluğunu gördü. Eve gitti ve biri oğlu Haris, biri de kendisi için iki kazma aldı. Kazma sesleri ve garip görüntü kalabalığı onun yanına çekti. Abdülmuttalib’e duyulan büyük saygıya rağmen, kurbanların kesildiği bu putların dibini kazmanın hürmetsizlik olduğunu ve Abdülmuttalib’in kazmayı bırakmasını söyleyenler çıktı. “Fakat Zemzem kuyusunu kazmayı durdurması söylendiğinde, bir oğul sahibi olmanın eksikliğini hiç bu kadar hissetmemişti. Oysa bir tek erkek çocuğa sahipti. Tanrı’ya daha fazla erkek çocuk vermesi için dua etti. Duasına, eğer Allah, on evlat verirse ve hepside büyüyüp, buluğ çağına gelirse, onlardan birini Kâbe’de kurban edeceğini de ekledi. Duası kabul olmuştu; yıllar geçmiş dokuz oğlu daha olmuştu. O andı içtiğinde, bu, ona çok uzak bir olasılık gibi görünmüştü” (E.Siraceddin, 2008: 17). O durmayacağını, Haris’e arkasında bekleyip kimsenin müdahale etmesine izin vermemesini söyledi. O kuyuyu kaplayan kayayla karşılaşıp, Allah’a şükrettiği sırada kalabalık çoğaldı. Abdülmuttalib, Cürhümilerin gömdüğü hazineleri çıkarırken herkes bunlar üzerine kendine bir pay çıkarmaya çalışıyordu.
Fakat O, bu hazinelerin kendisine mi, topluluğa mı, yoksa Kâbe’ye mi kalacağı konusunda kura çekilmesine karar verdi. Şüpheli bir şeye karar vermekte kullanılan bu usûl, kabul edilmiş bir gelenekti. Bu gelenek Kâbe’de Moabi putu Hubel önünde ok çekerek uygulanıyordu.  Bu çekilişte hazinenin bir kısmı Kâbe’ye, bir kısmı da Abdülmuttalib’e çıktı ve Kureyş’e hiçbir şey çıkmadı. Aynı zamanda Zemzem üzerindeki kontrolün Haşimlilerde olmasına karar verildi; çünkü hacılara su sağlamak onların göreviydi.”
(E. Siraceddin, 2008: 15–16)
“Abdülmuttalib, bir rüya daha görmüştü. Ona bir yer göstermişler ve demişlerdi ki: ‘İşte Zemzem kuyusunun yeri!’ Abdülmuttalib, gördüğü rüya üzerine Zemzem’i açıp meydana çıkarmak istedi. Lakin Kureyş Uluları bir takım batıl inançlar yüzünden buna engel oldular ve Abdülmuttalib’i incittiler. Artık Zemzem’i çıkarmak Abdülmuttalib için bir gaye… Amma idealleşen her gaye gibi yardımcısız ve düşmanlarla çevrili… Abdülmuttalib’in ilk zevcesinden (Safiyye’den-K.Davut: 157) oğlu Haris tek destekleyicisi… Gitgide zemzemi açma davası Abdülmuttalib için öyle bir çile oldu ki,
Allah’a ahdetti: ‘-Yarabbi; bana mübarek kuyuyu meydana çıkarmak nasibini ver. Bu işe yardım etmeleri için de on oğul ihsan et. Başarırsam oğullarımdan birini sana kurban edeyim, adıyorum Allah’ım!’  Abdülmuttalib’in birisi Abdullah, on erkek çocuğu dünyaya geldi. Mübarek kuyu, rüyadaki işaretlerle bulundu, açıldı, temizlendi ve Kureyş asillerinin, İsmail Peygamber oğullarının hayran gözleri önünde merkezleştirildi. Kuyunun içinden çıkan eski kılıçlar, zırhlar ve altından geyik heykelleri… Abdülmuttalib’in şöhret ve şerefi gökleri tuttu. Zemzem, öteden beri mübarek Kâbe’nin mübarek unsurlarından biri ve hacıların uğrağı…” (N.Fazıl, 2007: 38–39)
“Kureyş Kavmi: büyük dedeleri Hz. İsmail’den kalma bir mübarek kuyunun meydana çıkmasından dolayı teşekkür ettiler. Bu yüzden Abdülmuttalib’de eskisinden ziyade şan ve şöhret ve halkın gözünde kıymet kazandı.” (A. Cevdet Paşa, 1969: 53-M.M. Bozkurt: 12–13)

Yarin: Abdülmuttalib’e adağını yerine getir talimatı

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları ilgazetesi.com.tr.'ne aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan köşe yazısı/habere aktif link verilerek ve ancak izinle kullanılabilir.

Görüşünüzü iletin ( kurallar)

Kuralları okudum, yorumum şartlara uygun.